• 10.04.2013 00:00

 Televizyon kanalları ekran yüzlerini nasıl seçiyor sizce!

Hiç uzun ince düşündünüz mü?

Soruyu hakkıyla yanıtlayabilmek için üste birkaç soru daha sormam gerekiyor.


1. Soru: Neden kanal yüzleri ağırlıklı olarak kadınlardan oluşuyor? 2. Soru: Neden bu kadınlar güzel kadınlar arasından seçiliyor? 3. Soru: Neden erkek kanal yüzlerinde güzellik aranmıyor?

Cevaplamaya çalışalım. Madde madde gidelim: 1- Belli başlı kanal yöneticilerinin hepsi erkek.2- Bu erkekler, daha yakalayıcı olur mantığıyla, güzel yüzleri seçiyorlar3- Bu noktada bu yöneticilerin cinsel yönelimleri işin içine giriyor. 4- Kadınlara ilgi duydukları için bütün seyircilerin de kendileri gibi olduğunu varsayıyorlar. 5- Bu yanlış varsayım nedeniyle ekran yüzlerini ağırlıklı biçimde kadınlardan seçiyorlar. 6- Seçtikleri erkeklerde ise güzellik aranmıyor çünkü erkeklere ilgi duymuyorlar...

Yani seçim yapılırken kanal yöneticisinin hangi cinse cinsel ilgi duyduğu belirleyici oluyor.

Tam Türkiye’ye özgü profesyonellik dışı bir şey.

Demek ki televizyon yöneticilerinin bir kısmı, işi ilimiyle bilimiyle yapmıyor.

Oysa... 1- Televizyonu kadınlar da izliyor. 2- Kadınlar ailede güçlü ve karar verici, dolayısıyla evde hangi kanalın açılacağı konusunda kadının tercihleri önemli. 3- Modern kentli ailelerde ise evin kızı ezik değil, baskın. Evde izlenecek tv kanalı konusunda o da söz sahibi. 4- Reklamların neredeyse çoğu kadınlara alışveriş yaptırtmak için çabalarken, erkek izleyiciye göre kanal yüzü seçmek nasıl bir mantık...

İşte bu nedenle Acun Ilıcalı’nın yapımcısı olduğu Survivor Türkiye televizyonculuğunda bir devrimdir.

Survivor, erkek cinselliğini ilk defa bu kadar baskın biçimde ön plana çıkarıyor. Bu, Türkiye televizyon tarihinde bir ilk. Bu anlamda homoerotizm içerdiği için Twitter’da gay’ler bayılıyor Survivor’a, hatta erkek yarışmacıların giyinik oldukları bölümleri sıkıcı buluyorlar. Kadınlar ve genç kızlar da seviyor... Bu programa büyük ilgi gösteriyorlar sosyal medyada. Çünkü güzel vücutlu yakışıklı erkeler var, üstelik yarı çıplaklar...

Evet... Survivor çok başarılı, neden, çünkü zamanın ruhunu yakaladı, seyircisini yakaladı.


Borsa bu kez sahiden azdı

Haberim bile yoktu. Eski adıyla İstanbul Menkul Kıymetler Borsası, yeni adıyla Borsa İstanbul’un logosu değişmiş. Yerine laleyi andıran bir logo gelmiş. Ben de bunu Leyla Alaton’un bir twitinden öğrendim. O da janetnahum’un twitini RT’lemiş. Janetnahum’un twiti aynen şöyleydi:“Borsa’nın yeni logosu cinsel pozisyon gibi (doggystyle).” Bunun üzerine Metin Polat şöyle bir twit attı: “Parasını borsada kaybedenler logosuna bakıp kendine gelsinler, parasını yatırdıkları pozisyonu baştan bilsinler.))” Bu twite Leyla Alaton’un yanıtı ise şöyleydi: “Hayat her konuda dengeli pozisyon almaktan ibarettir:))”

Yani Borsa’nın “Lale” olduğu sanılan yeni logosu sosyal medyada birazcık alay konusu oldu...


İstanbul ‘a geçmişini geri verin

Çekmecede sakladığınız sararmış, eprimiş fotoğraflar var mı?

Ölmüş annenizden kalan...

Eski bir mektup var mı?

Ninenize genç bir kadınken yazılmış...

Eski bir tespih var mı?

Yılda bir mezarını ziyaret ettiğiniz dedenizden kalan...

Geçmişteki günlerden, yüzlerden kalan herhangi bir hatıra...

Her ne varsa... Atabilir misiniz, satabilir misiniz, yakabilir misiniz...

O çekmecede kalanlar olmasa aile tarihinize, kendi kişisel tarihinize nasıl gidersiniz...

Geçmişimizle bağımız sadece düşleyerek, hatırlayarak kurulmaz; bizi geçmişe götüren, geçmişi hatırlatan daha çok fiziki kalıntılardır. Yoksa boşlukta gibi bir hiç gibi hissederiz.

Kentlerin de buna ihtiyacı var. Bir hiç gibi hissetmemek için geçmişten kalan anıtlara, harabelere, yapılara ihtiyaç duyarlar. Emek Sineması da İstanbul için böyle bir şey. Olağanüstü güzellikte bir tarihî eser. Ancak şimdi kafa karıştıran, içinde çokça soru işareti barındıran bir projeyle birlikte ne olacağını da tam da bilemiyoruz.

Yaşadıkları kenti seven, o kentin ruhunu korumaya çalışan insanlar, Emek Sineması’na sahip çıkıyor. Üzerlerine biber gazı sıkılıyor. Aferin.


Yaşlılara “nasılsın” diye sorunca...


» Semih Fırıncıoğlu- (New York, ABD)- 
Yaş ilerledikçe çevremde seksenlerini, doksanlarını süren akraba ve tanıdık sayısı da arttı ve, en azından kendi deneyimimde, şimdilere dek pek ayrımında olmadığım yeni bir Amerikalı-Türkiyeli farkı beliriverdi.

Her iki tarafın yaşlıları da (çoğunluğu kadın, doğal olarak) huysuzluk, inatçılık ve sevimlilikte birbiriyle yarışıyor, hepsinin bedeni de bezdirecek derecede aksıyor. Aradaki fark bunlara “nasılsın?”dediğinde çıkıyor ortaya. Amerika’daki genellikle “sağol, iyiyim, sen nasılsın?” diyor, üstelersen biraz bir şeyler anlatıyor (sağ gözüm görmüyor, belim ağrıyor gibi), fazla zorlarsan da seni tersliyor. Bunun bir nedeni bu kuşağın bireysel mahremiyete düşkünlüğü olabilir, başka bir nedeni de bu kültürde birinin karşısındakine bedensel dertlerini anlatmasının ayıp sayılması.

Buna karşılık, Türkiye’dekine “nasılsın” sorusunu sorduğunda genellikle “gel otur, anlatayım”diyor ve bedensel arazlarından harika bir öykü oluşturuveriyor. En çok da bu öykülerini işkence ve afet metaforlarıyla bezemelerine hayran kalıyorum: “Sabah uyandım ki şu sol omzuma çivi çakıyorlar, kalkıp oturdum, o geçti, bu sefer belimin ortasına bir top ateş bastılar, kalçamdan aşağı şimşekler çakıyor, her nedense bu sağ dirseğim de içten içten oyuluyor, ayağa kalktım, bir dalga geldi, kayık bir o yana, bir bu yana...” Yok mu bir karşılaştırmalı kültür antropologu şu konuya el atacak? Harika bir doktora tezi çıkmaz mı bundan?



[email protected]

twitter.com/ hidirgevis