• 21.04.2013 00:00

 

Kendini kötü hisseden kadınlar

 

 

 

 

 

 

 

 

Dün, 41? 29! adlı dijital reklam ajansının kurucusu Alemşah Öztürk sayesinde bir reklam videosu izledim. İnternette bir virüs gibi hızla yayılan bütün başarılı viral videolar gibi bu viral video da çok ilginçti. Sözkonusu video, çok insani bir duygu üzerine kurgulanmış. O duygu da şu: Başkası benim hakkımda ne düşünüyor, peki ben kendi hakkımda ne düşünüyorum, e bu iki bakış arasındaki ne fark var?

İşte bu merakın cevabı şöyle bir yöntemle araştırılıyor. Dove markası, tümüyle kadınlardan oluşan denekleri biraraya getiriyor. Önce, bir salonda birarada iletişim kurmaları, sohbet etmeleri sağlanıyor. Sonra tek tek ayrı bir salona alınıyorlar. Perdenin arkasında ise salona giren X isimli kadının yüzünü görmeyen, FBI deneyimli bir ressam var. Bu ressam görgü tanıklarının ifadesiyle faillerin eşkalini çizen bir ressam aslında. Ressam, perdenin ardında, yüzünü görmediği X’e sorular soruyor. X’in verdiği cevaplara göre O’nun yüzünü resmediyor. Sonra X’le konuşan Y adlı kadın içeri alınıyor. Perde arkasındaki ressam bu kez de Y’ye X’le ilgili sorular soruyor. Y’nin ifadelerine göre X’in yüzünü tekrar resmediyor.

Bu yöntem pek çok kadına uygulanıyor. Ortaya çıkan sonuç çok dramatik. Niye, biliyor musunuz?Kadınların kendi ifadeleriyle çizilen resimleri ve başkalarının ifadeleriyle çizilen resimler yan yana getirildiğinde, arada ciddi fark var. Fark şu; kadınlar, kendilerini başkalarının onları gördüğünden kötü görüyor. Başkası onu zayıf görüyor ama o kendini kilolu görüyor, başkası onu güzel görüyor ama o kendini çirkin görüyor, başkası onu mutlu görüyor ama o kendini mutsuz görüyor.

Sonuçta kadınların kendilerini pozitif değil negatif yönde algıladıkları ortaya çıkıyor. Yani bırakın başkalarını, kadınlar kendilerini her anlamda bir alt seviyede görme eğilimi taşıyormuş, sonuç bunu gösteriyor. Emin değilim ama büyük bir ihtimalle erkeklerde de sonuç aynı çıkardı.

Benim kendi adıma çıkardığım sonuç şu: Nasıl bir hayatınız olursa olsun, kendinizi beğenin ve kendinize özgüveninizi kaybetmeyin... Tabii bu beğeninin ve özgüvenin ayarını kaçırıp, kendinizi karikatürize etmeden...


Kaptan pilot yazarlara iyi yolculuklar diler


» Buket Uzuner- (Londra)-
 Londra’ya gelirken Türkiye, “2013 Londra Kitap Fuarı onur konuğu” olacak sanıyordum, fakat şehre vardıktan sonra İngilizce broşürlerde Türkiye’nin “Pazar Odağı” ülke (Market Focus) olduğunu öğrendim. Bu, belki de yakınlarda geçirdiğim ameliyat sırasında verilen anestezinin etkisiyle benden kaynaklanan bir yanılsamadır, çünkü “onur konuğu” ile “pazar odağı” arasındaki fark, kültür ile pazarlama arasındaki farka benzer. Ancak insanlarımız kapitalist düzende yaşadığını fark edip üzülmesinler diye bir zarafet örneği olarak da bu şekilde kullanılmış da olabilir.

Bir başka zarafet de Londra uçağının Türkçe bilmeyen iki İtalyan pilotunun, “uçağımızla Londra Kitap Fuarı’na giden Türk yazarlara iyi yolculuklar dileriz” şeklindeki İngilizce anonsuyla yaşandı. Ben çok duygulandım ve alkışladım. 
Londra’da pazar gecesi Türkiye Cumhuriyeti Londra Büyükelçisi Ünal Çeviköz’ün verdiği resepsiyonda yıllardır yüzlerini görmediğim onlarca yazar, şair, gazeteci ve edebiyat eleştirmeniyle karşılaşmaksa fuarın “bütün renkleriyle Türkiye” sloganına tamamen uyuyordu. O gece açılış konuşması yapan yeni Kültür ve Turizm Bakanı Ömer Çelik’i de böylece ilk kez yakından görmüş oldum. Fakat kendisi beni görmedi. Salonda yazarlarla tek tek sohbet etmek için dolaşırken o sırada yanlarından geçtiğim Oya BaydarAhmet Ümit ile konuştu ama beni tanımadığı için bana selam vermedi. Tabii son zamanlarda, “Yunuslara Özgürlük!” kampanyası için toplanan 20.000 imzayı Kaş Belediye Başkanı ve Kaymakamı’na götürmekle meşgul olduğum için yazar yerine, çevre eylemcisi olarak tanınıyor olmam doğaldır, diye düşünüp, kendimi teselli ettim. Fakat Avrupa Birliği Bakanı Egemen Bağış beni o yazar kalabalığı içinde tanıyıp, selam verince, gezgin olmamın işe yaradığını anlayıp, teselli buldum.

Pazartesi sabahı Londra Kitap Fuarı’nın açılış törenine bir yazı yetiştirmek sebebiyle maalesef yetişemedim, orada neler kaçırdığımı hiç bilmiyorum. Konuşmacılarından biri olduğum “Türk Edebiyatında Kadın” başlıklı panel için fuara gittiğimdeyse, yerli ve yabancı basın artık daha çokFazıl Say’ın tweetleri nedeniyle aldığı 10 aylık hapis cezası ve düşünce özgürlüğükonusunu konuşuyordu. İngiliz edebiyat ajanı arkadaşım Nemonie de benimle buluşmak için geldiği Türkiye standında yeni romanım yerine bana bu soruyu sordu, çünkü duyduklarına inanamamıştı. Konunun kendisi kadar zamanlaması da ilginçti...

T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın edebiyatımız açısından gerçekten önemli başarısı TEDA projesidir. TEDA, Türk Kültür, Sanat ve Edebiyatı ile ilgili eserlerin Türkçe dışındaki dillerde yayımlanmasına destek projesidir ve 2005 yılında hayata geçtiğinden beri çeviri sayısının artmasına büyük katkıda bulunmuştur. Londra Kitap Fuarı’nda bir kez daha anlaşıldığı gibi Batı kültürünün icadı olup ve yayıncılarla, yazarları temsil eden ajansların buluşması amaçlı düzenlenen kitap fuarlarına yazarların gitmesi gereksizdir. Çünkü oralara davet edilen yazarların kendi başlarına yabancı yayınevi bulmaları mümkün değildir. Bu nedenle Bakanlığa benim önerim, Türkiye’de yeni edebiyat ajansları kurulmasına sadece maddi destek vermesi ve bu konuda ciddi bir eksiklik yaşayan, kitaplarının tanıtımı için ne yapacağını bilemeyen yazarlara olduğu kadar, edebiyata da hizmet etmesidir.

Londra Kitap Fuarı’ndan geriye edebiyatımız ve güzel dilimizi dünya âlem duysun, okusun ve gökten bol bol düşünce özgürlüğü rahmeti yağsın dilekleri kaldı. Âmin!



[email protected]

twitter.com/hidirgevis