• 24.04.2013 00:00

Sayın gazeteciler! Birbirimizi yiyelim mi

 

 

Bu ülkede gazeteciler arasındaki tartışmalar sağlıklı biçimde yürütülseydi, bugün her şey daha yerli yerine oturmuş olurdu... Aynı temel sorunlar üzerinde milyon kere tartışıp durmazdık mesela... Bunu söylüyorum çünkü bizde iki köşe yazarı birbiriyle atışırken, birden film kopuyor ve iş karı-koca kavgası formatına dönüşüyor; kişiselleşiyor, avamlaşıyor, entelektüel boyuttan kopuyor. Sonuçta o tartışmanın kimseye bir faydası olmuyor.

Diyelim ki A meselesi üzerine mi tartışıyor yazarlarımız; birden geçmişe zıplanıyor: yok sen eskiden bunu demiştin, aman efendim ben de bunu yapmıştım, sen ben, sen ben... Derken geçmişi didikleyip, oradan toplanan malzemelerle karşı tarafı vurup kendi haklılıklarını güçlendiriyorlar. Yenme-yenişme psikozuyla girilen tartışmaların hileli yönü de bu zaten... Ancak şu var; hileyle tartışmayı kazanırsınız, karşı tarafın canını acıtırsınız ama her zaman haklı çıkmazsınız.

Tartışma denen şey kavgadan öte bir şey. Tartışma hileyle yapılmaz... Eğer gerçekten donanımlıysanız, o an her ne üzerinde tartışıyorsanız o konuda sergilenen tutarsızlık ve mantık hatalarını sıralamanız, haklı çıkmanız için yeterlidir. Daha fazlasına ihtiyaç duyuyorsanız bu sizin yazarlığınızın bir sonucu değildir. Aksine, içinizin karanlığında gizlenmiş, adalet pusulası şaşmış, öç alma duygusuyla yanıp tutuşan bir fetihçinin göstergesidir.

Bu yazıyı yazmama sebep olan şey son olarak Gülay Göktürk’ün Fazıl Say ile ilgili yazdıkları ve buna verilen karşı cevaplar...

Gülay Göktürk özetle şunu söylemeye çalışmış sözkonusu yazısında: Fazıl Say’ın inançlı Müslümanlara hakaret ettiği ve yargılanmasına sebep olan sözlerini biri çıkıp da başka biri için söylese ne olurdu? Örneğin biri dese ki bilmem fark ettiniz mi, nerede yavşak, adi, magazinci, hırsız, şaklaban varsa hepsi kadın... Ya da hepsi Kürt dese... Veya Yahudi dese, Ermeni dese... O zaman ne olurdu? Yer yerinden oynar mıydı oynamaz mıydı...

Gülay Göktürk’ün, başından sonuna çirkin, yanlış ve skandalist önermelerle yüklü yazısını daha fazla özetleyemem... Ama şunu söyleyeyim... Bir kere başkalarının muhtemel davranışları ya da yanlışları üzerinden kendi yanlışlarımızı haklı çıkaramayız. Bunu yaparsak adalet duygusunu siler ve birbirimizi yemeğe başladığımız kanibalistik bir toplum oluruz. Yani Fazıl Saybunu dedi yargılandı, buna ses çıkarmamak abes olur, çünkü yarın öbür gün bir başkası da çıkıp sizin değerlerinizi aşağılayabilir demeye getirmek, korkunç bir mantık. İkincisi şu: bir zamanlar devletin kendisi, yazarlar hakkında Türklüğe, devlete, Atatürk’e, bayrağa hakaretten bir şekilde dava açıyordu; şimdi Gülay Hanım bu dörtlünün yerine “toplumsal değerleri” istihdam ediyor... Üçüncüsü şu:Müslümanlar ve diğer gruplar arasında inandırıcılığı olmayan genellemeler yaparak bir karşıtlık oluşturmaya çalışmak ciddi ve tehlikeli bir densizlik.

Neyin nefret suçu olup olmadığı konusunda hiçbir temel bilgiye sahip olmayan Gülay Göktürk’e buradan bay bay diyorum. Ama yazının başında söylediğim gibi Gülay Hanım’a karşı yazılan yazılar da Gülay Hanım’ın yazısını aratmayacak derecede rahatsız edici, sinir hırpalayıcı...


İki tane çakmak üzerine


» Semih Fırıncıoğlu- (New York)- 
Birkaç gün önce metroda yanımda oturan otuzlarında bir adamla sohbete koyulduk. Tunus’tan göçmüş, arada bir de gidiyormuş. Ben de çok zaman önce Türkiye’den geldiğimi, birkaç ayda bir gittiğimi anlattım. Biz adamla laflarken tren bir istasyonda durdu, kapılar açılınca New York’ta hava soğuduğunda yerin altına inen, genellikle aklî dengesi bozuk evsizlerden biri (“bum” olarak anılırlar) gelip kapıyı tuttu ve vagondakilere bağıra çağıra epeyce bir saydırdı, sonra dönüp gitti.

Tunuslu “Sen bu kadar zamandır burada oturuyorsun, bu bum’ların kimseye saldırdığını, dokunduğunu gördün mü hiç” diye sordu. “Hiç görmedim” dedim. “Burada hiç yumruk yumruğa kavga gördün mü?” dedi, “Bir kez gördüm, bir kapıcı bir taksi şoförüne yumruk attı, şoför Hintliydi, kapıcı nereliydi bilmiyorum” dedim. “Ben Tunus’a gittiğimde neredeyse her gün birilerinin birilerine tekme tokat giriştiğini görüyorum” dedi, “Ben de Türkiye’ye gittiğimde onu görüyorum, ya bir yerde bir kavga çıkıyor ya da çıkmak üzere oluyor”dedim. “Sence niye böyle bir fark var? Burada akıl hastası biri bile öfkelendiği insanlara dokunmuyor” diye sordu.

Amerikan toplumunda dokunmanın büyük bir tabu olduğu bilinir ve özellikle Ortadoğulular ve Latinler bunu “ruhsuzluk” sayarlar. Sarılmak, omuza el atmak, kola girmek, makas almak gibi pozitif dokunmalar beden dilinde yerleşmemiş. Ancak, bunun gibi, vurmak da yok: kafası bozulan birinin ötekine her an silleyi basıvereceği pek akla gelmiyor. Bu, doğal olarak, dile de yansıyor: “döverim ha”“gelirim yanına”“iki tane çaktı”“bi kafa” gibi ifadelere hiç rastlanmıyor. Öyle ki, uzunca bir aradan sonra Türkiye’ye gidip de ailenizdeki çocukların birbirine “patlatırım ha” dediğini duyunca ya da televizyonda birbirinin üzerine yürüyen milletvekillerini görünce “doğru yahu, bir de böyle bir şey vardı, unutmuşum” diyebiliyorsunuz.

Bu dokunma tabusu ABD’de yasalara da yerleşmiş. Bir fiziksel kavgada ilk kim dokunduysa kanun karşısında dezavantajlı duruma düşüyor. Maçlarda, filmlerde falan görüp yadırgayabilirsiniz: insanlar yüzlerini burunları arasında bir santim kalacak kadar yaklaştırıp tükürükler uçuşturarak, avaz avaz bağırırlar birbirlerine ama dokunmazlar. Amaç, karşıdakini ilk dokunan durumuna düşürmek için provoke etmektir: “erkeksen dokun, bak n’oluyor” gibi. isteyenokusun.com



[email protected]

twitter.com/ hidirgevis