• 8.05.2013 00:00

 Bugün biraz magazin yapmak istiyorum...

Dün akşam Taraf’ın iki bininci sayısını kutladık. Parti akşam 20:00’de başladı ve ben ancak 21:00’de orada olabildim. Bir saat kadar geç geldim partiye... Ne yapayım, partinin yapıldığı yer Kadıköy Deniz Otobüsü İskelesi’nin karşısında yer alan Cafe Kafka’da. Bana çok uzak yani... Bu arada bu Cafe Kafka,Taraf’ın ve Alkım Yayınları’nın bulunduğu binanın terasında yer alıyor... Manzarası harika...

Cafe’ye girdim, normal cafe müşterilerinin arasından geçip, kuzeybatı cephesindeki özel parti alanına ilerledim. Daracık bir alandı, dolayısıyla tıklım tıkıştı... İlk gözüme çarpan kişi Emre Uslu oldu... Üzerinde polo yaka siyah bir tişört, simsiyah saçlar, TV’lerde gördüğünüz şekilde sakal bıyık, yine onlar da simsiyah, gözlükler de öyle. Tam bir siyah uyumu yani... Aslında tam emin de değilim, o loşlukta her şeyi siyah görmüş de olabilirim...

Emre’yi görünce nedense hemen yakınmaya, hatta biraz da kendimi acındırmaya başladım... Emre’nin ilginç bir enerjisi var: anlat, seni dinlerim, kafanı yorma yargılamam diye bir mesaj yolluyor sanki... Neyse, o kendi çalıştığı Yeditepe Üniversitesi’ni anlattı, ben Bahçeşehir’i... Bu arada gözüm Emre’nin hafifçe kendini gösteren göbeğine kaydı ama bakışlarımı oraya kaydırmadım, çok kibarımdır...

Televizyon ekranlarında çok ufak tefek görünüyor Emre. Halbuki uzun boylu bir adamcağız... Emre’nin yanından ayrılırken onu haftada bir görmem gerektiğini düşündüm. Kendime içimi dökecek yeni bir dinleyici bulduğum için çok mutluydum...

Sonra hemen Mehmet Baransu’ya el salladım. O Emre gibi uzun boylu değil. Unuttum, ya benim boyum kadar ya da benden kısa... O nedenle onun yanında kendimi daha bir özgüvenli hissediyorum, tepeden bakacağım biri yani. Ancak Mehmet’in de Twitter’daki takipçileri benden kat kat fazla... Onla konuşurken elimde olmadan içimden şöyle bir ses geçti: “Umarım Twitter hesabın hacklenir, sıfırdan başlarsın”... Sohbet ilerlerken aynı ses yine geldi, bu kez engelledim, geçmesine izin vermedim, ben iyi bir insanım çünkü.

Gözüm Pelin Cengiz’i aradı, yok. Rahat durur muyum... Telefonunu çaldırdım, cevap vermedi...

Ardından bizim reklam departmandaki hanımefendiler çıkageldi... Benim gibi onlar da gürültülü ve şen şakrak... O yüzden iyi anlaşıyoruz... Hangisi hangisi karıştırıyorum, isimleri şöyle: İnci Gür Yabeyli,Gökşen BozkoyunluVuslat Kundakçı KuruşyanBahar Şakarer NaşifoğluBeliz Büyükönal ÖztürkSerkan Öztekin... Hatta bu gruptan bazıları benimle resim bile çektirdi... Sayelerinde diğer Taraf yazarlarına epey hava basmıştım...

Gözüm yiyeceklerdeydi... Hayret, Taraf’ta ilk defa böyle bir bolluk gördüm. Ama tam jumbo karideslerden birini kapmaya çalışırken karşıma Tuğba Tekerek çıktı... Yanında da Amberin Zaman var... Tuğba’yı ne zaman arasam, bir hafta sonra telefonuma geri dönüyor. Tabii ben niye aradığımı unutmuş oluyorum... Neyse, Amberin kırmızı şarap içiyordu, ondan geri kalır yanım olmadığını göstermek için ben de bir bardak kırmızı şarap aldım, hâlbuki ben beyaz şarap severim, kırmızıdan da hiç hoşlanmam...

Amberin, üzerinden tiril tiril akan giysileriyle, çok şıktı. Renkler ve tarz biraz Güney Asya’yı anımsattı bana. Yeşil şalını bir ara gözlerimizin altından uzatıp Mehmet’e poz verdik ama fotomuzu Twitter’a koymadı Mehmet. Bedava reklam yapmıyor galiba, takipçisi çok ya...


Cengiz Aktar
 yeni stiliyle çok havalı olmuş. Saç modelini değiştirmiş, sakal bırakmış... Sohbeti her zamanki gibi çok keyifliydi, sonra aramıza birileri girince kesildi...

Patronumuz Başar Arslan da oradaydı... Benim yaşımda ve benden çok zengin. Dolayısıyla kendisini görmek beni her zaman mutlu etmiyor. Üzerinde bir takım elbise vardı ama kravatı var mıydı yok muydu, unuttum... Taraf’ın web sayfası üzerine konuştuk biraz... Uzun boylu, çocuksu bir yüz ifadesine sahip, sessiz ve biraz da utangaç biri...

Bu arada Amberin minik bir diplomatik kriz yarattı. Fonda salsa merenge çalarken “Ay bu ne, koyun bir Kürtçe müzik de halay çekelim” dedi... Sağa sola bakındım, servis elemanları bizi umursamadı... Sonra ben, Tuğba ve Amberin, salsa merenge eşliğinde birazcık halay çektik... Amberin Kürtçe müzik için bu kez de Başar Arslan’a gitti...


Neşe Düzel, yüzündeki o zarif gülüşüyle yine çok güzeldi...
 Gazete çok iyi gidiyordu, keyifliydi... Süleyman Yaşar geç geldi... İstanbul Üniversitesi’nde öğretim üyesi olduğunu bilmiyordum... Akademi sayesinde kendini sürekli yenilediğini ve sistematik düşünme yetisini kaybetmediğini söylüyor...

Sonra Medine Kılıç gelip, beni Taraf muhabir ve editörlerinin yeraldığı masaya davet etti. Sağolsunlar onlarla sohbet ederken bayağı bir meyve yeme fırsatı buldum. Medine Muşlu, Türkçeyi ilkokulda öğrenmiş. Dicle Baştürk Diyarbakırlı... Özlem Ertan İzmirli Türk... Sümeyra TanselYozgatlı…


Esmeray
 ayrılırken beni azarlayıp öyle gitti, söz verdiğim hâlde oyununa gitmemiştim... Taraf’ın iletişim şefi dediğim Yelda Doktaş’la da hoşbeşin ardından son durak yazarlar editörümüz Tamer Kayaş oldu... Biz yazarların yazılarını düzelten, kahrımızı çeken isim... Son ayrılmalar, belliydi ki onu da çok üzmüş; hiç neşesi yoktu. Evet, ben de çok hüzünlendim... Partide Yasemin Hanım’ı, gerçek bir beyefendi olan Markar’ı, dünyanın en sevimli ve eğlenceli insanı Tuncer’i, hemşerim Eylem’i, bazen beni deli eden ama çok sevdiğim Yıldıray’ı görmeyi çok isterdim...



[email protected]

twitter.com/ hidirgevis