• 26.07.2013 00:00

 Türkiye’ye şöyle bir dışarıdan bakmak, sürrealist (gerçeküstü) bir tabloya bakmak gibi... Ne neyi ifade ediyor, ne neyi temsil ediyor, ne neyi söylüyor, neyi nasıl yorumlayacaksınız, size kalmış... Çünkü her şey gerçek dışı... Ama aslında her şey çok gerçek...

Nitekim Türkiye’deki bu sürrealist tablo, bana bir bilimkurgu romanını hatırlatıyor. Türkçeye çevrilmiş mi çevrilmemiş mi hiçbir bilgim yok... Facial Justice adlı bu romanın yazarı L.P. Hartley. Distpoik bir roman, yani iyi-güzel- hoş değil, kötü ve karamsar bir gelecek tasavvuru var romanda.

3. Dünya Savaşı sonrası insanların yeraltındaki mağaralarda yaşadığı bir diktatörlük anlatılıyor kitapta. Ancak yeryüzüne çıkıp orada yaşamak isteyenler var. Bir gün görünmeyen birinin öncülüğünde bu diktatörlükten kopuş yaşanıyor ama bu defa da başka türlü bir diktatörlük kuruluyor.Bu yeni toplum, geçmişteki nükleer savaş nedeniyle bir çeşit kolektif suçluluk hissiyle yaşıyor. Bu suçluluklarını da kendi aralarında eşitliği sağlayarak aşmaya çalışıyorlar. Ancak bu kez aynılaşmaya başlıyorlar. Herkes çuval benzeri bir şey giyiniyor. Hatta daha güzel olan kadınlar, diğer kadınlar arasında imrenme, kıskançlık ve huzursuzluk olmasın diye estetik ameliyatla sentetik bir yüze sahip oluyorlar.

Kitaptaki ülkenin diktatörü görünmüyor; kim olduğu, nerede olduğu, ne yaptığı belli değil... Sadece sesi farklı kanallardan yayınlanıyor, halka manevi ve hukuki öğütler veriyor.

Ben bu kitaptaki hayalî dünyayı, günümüz Türkiye’sine çok benzetiyorum.

AK Parti’ye sonuna kadar destek olmuş bazı insanların şimdi neden hayal kırıklığı yaşadıklarını biliyorsunuz. Çünkü bu destekçiler eski otokratik Türkiye’den kurtulmak için AK Parti’ye destek vermişlerdi. Ancak bu kez de yeni bir otokratik yönetimin doğmasına vesile oldular. Bu yönetim de tıpkı kitapta olduğu gibi toplumda kolektif bir suçluluk hissi yaratarak varolmaya çalışıyor. Hatta bu hissi sürekli kaşıyor, yıllardır iktidarda oldukları hâlde geçmiş mağduriyetlerini bıkmadan usanmadan tekrar ediyorlar. Onları mağdur eden kuralları değiştirme konusunda ise hiç aceleci davranmıyorlar, çünkü böyle daha güçlüler.

Bu yeni rejim de Facial Justice’da olduğu gibi aynılaştırma ve eşitleme politikası güdüyor. Ancak buradaki eşitlik ve aynılaşma ekonomik anlamda değil, sadece aynı perspektifi paylaşma anlamında bir eşitlik ve aynılık.

Bu nedenle merkez medyada inanılmaz bir kıyım yaşanıyor. Hükümeti birazcık bile kritize edenler, yıllardır çalıştıkları gazetelerinden kovuluyorlar. Her yerde Başbakan’ın sesi, Başbakan’ın görüntüsü... TV ekranlarını gazeteciden çok devlet memurunu andıran isimler dolduruyor... Salih Tuna ve Akif Beki’ye bir bakın, hükümetin PR’ını yapmak için canla başla çalışıyor ve ödülünü de alıyorlar.

Aynılaştırma kampanyasında işinden edilen, hedef gösterilen gazeteci ve sanatçılardan sonra, sıra işadamlarına kadar geldi; Türkiye ekonomisine büyük katkı sağlayan Koç Grubu şimdi hedef tahtasında.

Şimdi size soruyorum; hükümet politikalarından memnun olmayanların günahkâr ilan edildiği, gözü kara biçimde cezalandırıldığı bir rejimin adı demokrasi olabilir mi?



[email protected]

twitter.com/ hidirgevis