• 4.08.2013 00:00

 

Boykotumu sevsinler

Geçenlerde bir televizyon programına katılan Fatih Tezcan adlı biri (biri diyorum, ismini de, ne iş yapıyorsa çalışmalarını da duymadığım biri) Haccın boykot edilmesi gerektiğini söyledi. Gerekçesi de Suudi Arabistan’ın Mısır’da darbecileri destekliyor olmasıymış. Karşısındaki Savcı Sayan ise “Allah’ın emri boykot edilmez” diyerek tepki gösterdi.

Eğlenceli bir tartışmaydı. Öneri fena değildi ama öneriye verilen tepki de fena değil...

Şimdi ister istemez aklıma Türkiye’nin ilk uluslararası sözde ‘sivil’ boykotu geldi...

Öcalan’ın 1998 yılında İtalya’ya sığındığı zaman, milletimizin bir kısmı İtalyan mallarını boykotetmişti. O dönem Giyim Sanayicileri Derneği Başkanı olan şimdiki CHP Milletvekili Umut Oran boykotu desteklemişti. Sonra 2011’deki Ermeni soykırım iddialarını inkâr edenlerin cezalandırılmasını öngören tasarı nedeniyle Fransa’nın boykot edilmesi gündeme geldi, bu konuda başı çeken Umut Oran’dı...

Dünyada da bu tür ulusal boykotlar geçmişte oldu, hatta devlet boykotları bile oldu... Boykotların en büyüğü 1976 yılında Montreal’deki Yaz Olimpiyatları boykotuydu. O dönem 25 Afrika ülkesi oyunlara katılmadılar. Çünkü bu 25 ülke, Yeni Zelanda’nın Olimpiyat Oyunları’na katılmasını istemiyorlardı. Rahatsızlıklarını komiteye bildirdiler, ancak kabul edilmedi, onlar da geri çekildi... Çünkü Yeni Zelanda Rugby takımı Güney Afrika’yı turluyordu. Irkçı ve baskıcı yönetimi nedeniyle Güney Afrika’nın 1964’den beri Olimpiyatlara girmesi yasaktı o dönem.

Bu Olimpiyat boykotları sonra da devam etti. 1984’de İran, Amerika’nın Ortadoğu politikaları nedeniyle Olimpiyatları boykot etti.. Benzeri şeyler sonra da oldu...

Bir de marka boykotları var... Bugünlerde Amerika ve İngiltere’deki gay nüfus, Rus votkası Stolichnaya’yı tüketmeme ve eşcinsel barlarında satmama kararı aldı. Çünkü günümüzün en faşist liderlerinden biri olan Putin’in eşcinsellere karşı inanılmaz bir baskı uyguluyor

2003’de ise Cumhuriyetçi Amerikalılar Fransızlara terslenip Fransız şaraplarını ve peynirlerini boykot ettiler. Etkili de oldu hani... Fromage adlı Fransız peynir dağıtımcısının satışları iki hafta içinde yüzde 15 düştü. Amerikalılar patates kızarmasına ‘french Fries’ (Fransız kızartması) derler. Nitekim adındaki ‘fransız’a kıl olup, patates kızarmasını protesto edenler bile oldu. Bazı lokantalar mönüdeki French’in (Fransız) üzerine Freedom (özgürlük) bandı yapıştırdılar... Böylece Fransız kızartması oldu mu size özgürlük kızartması.

Tabii başarılı olmayan boykotlar da oldu. Geçen yılın başında Starbucks şirketi, Microsoft ve NKEgibi global şirketlerin de içinde bulunduğu gruba dâhil olmuş ve gay evliliğinin legalleştirilmesi çalışmalarına destek vermişlerdi. Bunun karşısında 2012 mart ayında, Amerika’daki bir kısım dindar gruplar, Starbucks’ı boykot kararı aldılar. Şirket CEO’su Howard Schultz, geri adım atmadı. Kararlarının ekonomik olmadığını, borsa değerlerini incitip incitmemesine bakmadıklarını, onlar için önemli olanın toplumdaki çeşitliliği kucaklamak olduğunu açıkladı.

Nitekim boykotçular hayal kırıklığına uğradılar, 2012 martından 2013 martına kadar, Starbucks hisseleri 7.6 değer kazandı :))

Şu sözüm başta Koç Grubu olmak üzere diğer kurumsal ve ciddi şirketlere: Tüketiciler her zaman sizden adil isteklerde bulunmayabilirler, hatta bazen otokratik iktidarlardan daha büyük bir şiddetle gırtlağınıza yapışırlar ama boğulmayı göze alarak inandığınız yolda ilerlerseniz, kazanırsınız da...


***

 


Amerika’da dürüstlük dağılımı


» SEMİH FIRINCIOĞLU- (New York)- 
Ben uzun zamandır bu ABD’de oturuyorum, hâliyle burada da tapudan pasaport dairesine kadar türlü yerde bürokratik işim oluyor. Doğruya doğru: Bugüne kadar “torpil yaptırmak” ya da “koklatmak”, “görmek”, son yıllarda Yunanlı kardeşlerimizin dünya literatürüne sunduğu “fakalaki” (minik zarf) gerekliliği gibi bir durumla bir kez olsun karşılaşmadım, karşılaşanı da duymadım. Sıradan vatandaşın sıradan işlemlerinde rüşvet ya da tanıdık aracılığıyla ayrıcalık elde etmesi diye bir şey yok burada. Kaldı ki, memurların birçoğu çok düşük ücrete çalışıyor. Bir bireyin başka herhangi bir bireyden farklı muamele görmeyeceğini bilerek bir daireye girmesi, en azından benim için, gerçekten çok hoş bir duygu.

Buna karşılık, tepelerde, yani bürokrasiyi yöneten seçilmiş siyasiler katında yolsuzluk ve uygunsuzluk (yakalanabildiği kadarıyla bile) diz boyu. Örneğin, Chicago’nun da içinde bulunduğu Illinois eyaletinin son yedi valisinden dördü rüşvetten hapse girmiş bulunuyor. İkincisi birinciden ders çıkaramamış, o belli de, “üçüncüyle dördüncü nasıl oldu?” geliyor akla. Örneğin, 2009’da, bu konulardaki en namlı eyalet olan New Jersey’nin Hoboken kentinde yolsuzlukla savaşacağını ilan ederek belediye başkanlığına seçilen Cammarano adlı şahıs, göreve başladıktan tam 22 gün sonra 25 bin dolar rüşvet alırken yakalandı. Örneğin, Wall Street ve mafyanın yanısıra fuhuş sektörüne de göz açtırmamasıyla ünlü başsavcı Eliot Spitzer 2007’de New York valisi seçildi, bir yıl sonra da bir fahişeyle basıldı ve istifa etti (şimdi eyalet saymanlığına adaylığını koyuyor).

Son günlerde buradaki en aktüel konu da Anthony Weiner’in “sexting” skandalı. On iki yıl New York milletvekilliği yaptıktan sonra, 2011’de Weiner’in bir kadına Twitter üzerinden çıplak fotoğraflarını gönderdiği haberi çıktı. Bir süre inkâr ettikten sonra bir değil, altı kadına gönderdiğini itiraf edip istifa etti. Sonra evlendi, çocuğu oldu, bu yıl da New York belediye başkanlığına adaylığını koydu ve çok geçmeden yine bir kadın Weiner’in “sexting”e devam ettiğini duyurdu. Bu kez Weiner karısıyla birlikte basının karşısına çıkıp seçmenlerden af diledi, “yine bir kazadır oldu” dedi. Sonra kazanın bir değil üç, hattâ on, hattâ daha da fazla olduğu ortaya çıktı. Temmuz sonu itibariyle hâlâ aday, hâlâ “n’olur bir şans daha tanıyın” deyip dolanıyor ortalarda. www.isteyenokusun.com



[email protected]

twitter.com/hidirgevis