• 7.08.2013 00:00

 

Alın şu torun-torbayı başımdan

Bayramları bayram yapan sahip olduğu klişelerdir. Yılın belli bir döneminde bu klişeler tekrarlanır. Dünyanın her yerinde bu böyledir... Klişeler sıkıcı olabilir ama bayram klişeleri öyle değil... Alışkanlık yapar, özlenir... Örneğin Ramazan Bayramı denince ilk akla gelen; şeker ve tatlı ikramlarıdır. Bu da bir klişedir ve Ramazan’la öyle özdeşleşmiştir ki laikler arasında Ramazan Bayramı Seker Bayramıolmuştur.

Ancak bizdeki bayramlara özgü bir klişe var ki bence biraz tartışılması, sorgulanması gerekir...

Örneğin her şeker bayramında yayınlanan Kent şekerleri reklamlarındaki ‘yaşlı’ algısı, bu rahatsız edici klişe üzerine kurulmuştur. Bu klişe şudur: Yaşlılar hiç olmazsa bayramdan bayrama ziyaret edilmelidir. Çünkü onlar yalnız ve zavallı insanlardır, bu nedenle gençlerin ilgi ve alakasına muhtaçtırlar.


Bu kilişe çok rahatsız edici...
 Çünkü yaşlıların hayatını aptal bir boşluk gibi görmüş oluyorsunuz... Size göre o boşlukta hiçbir şey yok: Bir uğraş yok, sevgi yok, seks yok, arkadaş yok, flört yok... Bir tek siz doldurabilirsiniz o boşluğu: İkide bir modları değişen şımarık torunlar, sinsi gelinler, kafasına levye yemiş gibi dolaşan oğullardır o boşluğu dolduracak olan....

Hayır efendim ne münasebet... Yaşlı anne babanızın size o kadar da ihtiyacı yok, kendinizi ne fazla yorun ne fazla kasın ne de fazla önemseyin... İyilik ve şefkat meleği değilsiniz...

Bu konuda yaşlıların üzerinde bir mahalle baskısı var; eve bayramda kimse gelmeyince, ‘bunlar nasıl çocuk yetiştirmiş, bir ziyaret edenleri bile yok’ denmesinden korktukları için hâliyle beklenti içine giriyorlar... Konu komşu memnun olsun diye...


Eğer yaşlı anne babanızı ya da diğer yaşlı yakınlarınızı gerçekten, dürüstçe ve samimiyetle düşünüyorsanız, yapacağınız şey şu:
 Eğer bankada rahat rahat harcayacakları paraları varsa, onları harcattırmak...Yoksa, onlara ellerindeki malvarlıklarını, hatta oturdukları evi bile sattırırsınız. Elde edilen parayı bankaya yatırır, tatile çıkmalarını, arada bir taksi çağırıp bir yerlere yemeğe gitmelerini, haftanın belki bir günü paralı bir yardımcının gelip onları dolaşmaya çıkarmasını sağlayabilirsiniz... Ama yapmazsınız, biliyorum, onları eve mahkûm eden sizsiniz biraz da... Çünkü onlar ölünce mal mülk size kalacak...

[email protected]

twitter.com/hidirgevis

***


17 Nobel ödüllü Polonya


» BUKET UZUNER- (Varşova)- 
Sürgün’ konulu ISCLT edebiyat seminerinde, İstanbullularromanındaki İstanbullu Rum karakter Prof. Yannis Seferis’in ‘İki Vatan Arasında Paramparça Bir Kalp’ bölümünü okumak üzere davetli olarak gittiğim Polonya’da, bu güzel ülkenin yüzyıllar boyu saldırı ve işgallerle yaralı tarihi, doğal güzellikleri ve mücadeleci ruhuyla üç çok farklı yüzünü gördüm. Polonya’nın belki bana gösterdiğinden daha fazla yüzü vardır, ama kısa bir seyahatte bana üç tanesini gösterdi. Biri yeşil tabiat güzeli Polonya. Tabiata olan saygı ve doğal yaşamı koruma bilinci Polonyalıların haklı gururu. Ülkenin içinde yüzlerce kilometre tren ve otobüs yolculuğu yaptım ve daima hiç kesintisiz muhteşem ormanlar içinden geçtim. Polonyalılar, tarihleri boyunca hiçbir ülkeyi fethetmek üzere işgale kalkışmamış olamakla övünürken, Avusturya, Rus, Alman ve Osmanlı İmparatorlukları tarafından defalarca yıkılmış olduğunu anlattıkları şehirlerini, tarihî ve kültürel binalar dâhil bıkmadan restore etmiş, yeniden kurmuşlar. Şehir ve tarih bilinci yüksek olan uygarlık yüzü. Üçüncüsü: Nazi işgalinden kalan çok acılı geçmişlerinin üzerine Sovyetler’in kendilerinden iz bırakmak için diktiği binaları da yıkmayıp, korumuş oldukları yetişkin mantığı. Polonyalılar, artık Avrupa Birliği üyesi olsa da modernlik adına kendi para birimi Zloty’den vazgeçmemişler ve şehirlerinin orta yerini AVM’lerle doldurmamışlar. Acıyı, öfke ve intikam yerine yurtseverlikle yenmişler.

Polonya’da Roman Polonski’nin Oscarlı filmi Piyanist’i sokaklarında çektiği, büyük besteciChopinin dünyada iki kez Nobel Bilim Ödülü alan tek insan olan, Polonyum’a ülkesinin adını veren, kadın fizikçi Madame Curie’nin ve astronominin babalarından Kopernik’in şehri olarak haklı gurura sahip başkent Varşova’yı gezdim. Dünya çapında kaç bilim insanı ve sanatçının Polonya’dan çıktığını sayamadım ama beğenseniz de beğenmeseniz de çoğu bilim, edebiyatta tam 17 Nobel ödülü kazanmışlar. Dün, Varşova Caz Festivali’nin ‘eski şehir’deki ünlü ‘Deniz Kızı’ meydanında halka açık verilen bir konserini yüzlerce kişiyle izledim. Trenle 300 km. güneye, Slovakya’ya yakın yol yapıp, bir Ortaçağ güzeli olan eski başkent Krakow’u dolaştım. Krakow’dan otobüsle bir saat uzaktaki, 1940-45 arasında içinde bir milyondan fazla çoluk-çocuk Yahudi, Çingene, siyasi muhalif ve eşcinselin gaz odalarında öldürüldüğü, kapısında alay eder gibi: ‘Çalışmak Özgür Kılar’ (Arbeit Macht Frei) yazan büyük katliam merkezi Auschwitz ve Birkenau Nazi Kampı Müzesi’ni zaman zaman zırıl zırıl ağlayarak gezdim.. Yazarlar mazohistler arasından mı çıkıyor, yoksa bir yazarın şahitliği onun yazdıklarına can katar, diye mi düşünürler? Yanıtı size bırakıyorum artık... Belki de; faşizmin her şekliyle kötü olduğuna inanan, dinine, ırkına göre asla ayırmadan, hiçbir çocuk öldürülmemesini isteyen yazar, fırsat bulursa, Nazi kamplarını gözleriyle görmek durumundadır. Hem de kıyımların, zulmün sürmekte olduğu sıcak 2013 yazında, faşizmin at koşturduğu bu şimdiki yeryüzü zamanında...

Polonya’nın kuzey-doğu sınırına Litvanya’ya yakın göller ve ormanlar içinde güzeller güzeli utangaç bir Leh kızı gibi salınan Augustow şehrini anlatmadan Polonya eksik kalır. Çünkü Polonya’yı kentlerinin karakteristiği yemyeşil parkları, kentlerini birbirine bağlayan ormanları olmadan anlatmak olanaksız. Ağaç, su, toprak, tabiat değerli Polonyalılar için; öyle göstermelik değil, dolayısıyla hükümetler tabiatı katletmeye başlamış henüz.

Polonya’da parkta dondurma yemek, nehirde tekneyle gezmek, Krakow’u mutlaka görmek ve Wawel Kalesi çevresindeki daracık sokaklarda KAWA içmek, Varşova’nın göbeğindeki Kino Kultura(Sinema Kültürevi) restoranında eğer vejeteryan değilseniz Polonya’nın ulusal yemeklerinden ‘Kaçka pieczone z jablikami zurawina i ziemniakami smazonymi z ziolami’ yiyebilirsiniz. Yani ‘Otlu patates ile kızılcık marmelatli, elmalı fırında ördek’ Sanırım bunu bizim Polonezköy’de de bulabilirsiniz. Ha, bir de şu sıralar Varşova’nın en popüler meydanı Kral Zygmunt Meydanı’nda devam eden şair ve fotoğrafçı Akgün Akova’nın şahane Türkiye fotoğrafları sergisini de gezebilirsiniz. Tabii daha Mis Sokak’a adını verdiği söylenen ve İstanbul’da ölen Polonya ulusal şairi Mickiewiczowi ile Chopin Müzesi’nin bodrumundaki sırlardan hiç bahsetmedim...


Twitter.com/BuketUzuner
 


[email protected]

twitter.com/hidirgevis