• 21.08.2013 00:00

 

Hayalet savaşı

Size Christmas Carol adlı bir kitaptan bahsedeceğim... Filmi de yapılmıştı... İngiliz yazar Charles Dickens’in eseri.... Kitapta, E.S. adlı bir zengin var... Christmas dönemindeki bayram havasından hiç hoşlanmıyor...

Bir Christmas akşamı adamcağazın evine üç hayalet gelir. Hayaletlerden birincisi geçmişe, ikincisi şimdiye üçüncüsü de geleceğe ait bir manzara çizer... Gelecek manzarası çok karanlıktır: Ölmüştür ama tabutunu taşıyan yoktur, evinde ne var ne yok açık artırmayla satılır... İnsanı kahreden bir gelecek tablosu yani... Sonunda hayaletler gider, adam uyanır, hayal görmüştür...

O akşamdan sonra E.S. adlı zengin, 180 derece değişir. Yoksullara yardım eder, Christmas döneminin tadını çıkarır, eğlenir falan... Yani farklı yalnızlıktan çıkıp herkesin kalabalığına dâhil olmuştur...

Aslında kitaptaki mantalite, klasik bir korku-terbiye zinciri klişesidir... Birini terbiye etmek istiyorsan, ya da onu kendi yoluna çekmek istiyorsan, ona gittiği yolun yol olmadığını, oradan ilerlerse başına türlü felaketler geleceğini gösterip, korkutacaksın. Bunu da geçmiş ve şimdiki zamanın verileriyle yaparsan, daha etkileyici bir felaket manzarası resmedersin.

Bu şablonu en iyi kullanan siyasi liderlerden biri de Başbakan Erdoğan. Dünkü konuşmasını dinledim... Repertuar değişmemiş... Önce geçmişi resmediyor... Oradan korkutucu enstantaneler aktarıyor: Darbe girişimleri, parti kapatmalar vs... Bu konuda epey abartıya kaçmaktan da sakınmıyor hatta: 50 yıl öncesinin CHP politikalarını günümüzle kıyaslayıp CHP’yi öcü gibi resmediyor. Darbe vurgusunu ve korkusunu güçlendirmek için şimdiki zamana, Mısır’a göndermeler yapıyor... Oradaki kanlı tabloyu aktarıyor...

Hâliyle Başbakan’ı dinleyenler, hâlimize çok şükür diyordur... Başbakan’ın yolundan gitmedikleri takdirde onları kötü bir geleceğin beklediği inancına kapılıyorlardır... Bu korku imgeleriyle Başbakan kendi yolunu açarken, tabanı üzerindeki birlik gücünü de artırmış oluyor...

Bu durumda CHP lideri Kılıçdaroğlu’nun da şimdiki zamana vurgu yaparak bir gelecek resmi çizmesi yerinde bir muhalefet olur. Medya şirketlerinin devlet ihalesiyle beslenen şirketlere verilerek, kontrol edilmesi ... Sistematik bir propaganda toplumu hâline gelmemiz... Taraftar gazetecilerin köşe başlarına yerleştirilmesi... Sesini çıkaran işadamlarının tehdit edilmesi... Hükümetin adeta bir aktivist gibi davranarak mitingler tertip etmesi... İçindeki farklılıkları kovarak tekdüzeleşmesi... Kendi gibi düşünmeyenleri şeytanlaştırarak taraftarlarını onlara karşı kışkırtması...

Evet, Kılıçdaroğlu bu mevcut loşluğun, Türkiye’yi getireceği noktayı iyi resmederse, CHP altı adım öne geçer.

***


İngilizceleşme üzerine


» SEMİH FIRINCIOĞLU- (New York)-
 Özellikle şimdilerde yetmiş üstü yaşlara ulaşmış olan sol eğilimli akademisyen ve entellektüeller arasında bir zamanlar çok yaygındı: Öztürkçe sözcük kullanmanın yanısıra İngilizce sözcük kullanmamaya, Türkçesi olmayan bir sözcük ise de yabancı dildeki okunuşuyla değil, Türkçe okunuşuyla söylemeye özen gösterirlerdi.

Ben bu kişilerin özellikle New York’u ziyaret edenlerine, hattâ burada okumakta, çalışmakta olanlarına hayret ederdim. Örneğin, Village denen bir semt var, bunlar ısrarla “köy” derlerdi. Türkler arasında konuşulurken “Little Italy”, “China Town”, “UN Plaza”, “Central Park” gibi yerler “Küçük İtalya”, “Çin Köyü”, “Birleşmiş Milletler Meydanı”, “Santral Park” olarak anılırdı.Bronx’a Amerikalılar gibi “branks”, Manhattan’a “menhetın”, New York’a “nüu york” demek sanki özentilik, yozlaşmışlık belirtisi oluyordu; “bronks”, “manhatan”, “nev york” denmesi gerekiyordu. İyi İngilizce bilmelerine rağmen Türklerle konuştuklarında ağızlarından kazara İngilizce bir laf kaçsa (aralarında her nasıl bir baskı geliştirmişlerse) utanırlardı.

Son yıllarda Türkiye’yi ziyaret ettiğimde gidip bu tanıdıkların kapılarını çalıp tabelaları, reklamları, dergileri falan gösterip “hayrola?” demek geliyor içimden. “Bomonti’deki üzerinde kocaman Ant Hill yazan kulelere gâvurlar gibi ‘ent hiıl’ mı diyorsunuz, yoksa şoför arkadaşlar gibi ‘antil’ mi” diye sormak istiyorum. Torunlara “şoping” yerine “alışveriş” dedirtmekte ısrar ediyor olabilirler ama CapacityCity’sMetrocityWorld AtlantisCarousel konularında ne yapıyorlar acaba? Maslak + Manhattan kırmasına “Mashettın” diyeni azarlayıp “özentilik yapma, mashatan de” mi diyorlar? My Towerland ya da My Roseland gibi bir yerde “rezidans” imkânı çıksa kabul ederler mi? Sunset Grill & Bar’da yemek yiyorlar mı? Merak ediyorum, dört bir yanı böyle görmemiş İngilizcesi sarmasında bu kesimlere tepkinin de bir payı oldu mu acaba? 
www.isteyenokusun.com



[email protected]

twitter.com/hidirgevis