• 25.09.2013 00:00

 

Tunceli’de devrimci faşizm

 Bu ülkede meydana gelen her olayın temelinde benzer nedenler var. Bir gazeteci olarak, yaşananları ele alırken, dönüp dolaşıp hep aynı yere geliyorsunuz.

Söyleyip duruyoruz: Kimse başkalarından, kendi tercihlerini tercih etmesini beklemesin. Herkes kanunlar çerçevesinde istediği gibi davranır, yaşar. Bireysel özgürlükleri ne başka bireyler ne de kurumlar ihlal edebilir...

Bizde ediyorlar... Önceki gün Tunceli’de ettiler...

Tuncelili gençler, bir yaralanma olayını bahane edip, kentteki birahaneleri bastılar, yağmaladılar, masa sandalyeleri yaktılar, ‘suçluyu’ linç etmeye kalkıştılar.

Bu grubu asıl rahatsız eden gerçek, birahanelerde çalışan kadın garsonlar...

Bir şekilde, bu garsonların toplumun ahlakını bozduklarına inanmışlar.

Bu arada gösterilerde bir tek kadın yok. Hepsi erkek ve bu erkekler bu kadınları şehir dışına sürgün ederek kadınları korumaya çalışıyor.

Bu korkunç bir yaklaşım. Kenti orada yaşayanlara dar eden bir gelişme...

Konuyla ilgili Tunceli Belediyesi’ni aradım. Belediye Başkan yardımcısı İbrahim Kalsun ile görüştüm.

Kalsun da o bir kısım Tuncelili gibi; kadın çalıştıran birahanelere karşı. Bunun, savaş döneminin bir sonucu olduğunu düşünüyor, toplumu yozlaştırdığına, ahlaki çürümeye ittiğine inanıyor; “aileler boşanıyor” diyor, “insanlar evlerini satıyor, perişan oluyorlar, bütün bunların yanı sıra kadınlar sömürülüyor” diye ekliyor...

Kalsun’u dinlerken 70-80’ler Türkiye’sindeki analitik düşünme kabiliyeti hasarlı ve katı fraksiyonların kadına karşı yaklaşımı geldi aklıma. O dönem devrimcilerinin içlerinde aşırı ahlakçı ve latent bir muhafazakârlık vardı ama farkında değillerdi.

Ayrıca ne olduğunuz ve neyi nasıl yorumladığınızın da başkaları için bir önemi yok. Ancak ne zaman ki kendi doğrularınızı herkesin hayatına uygulamaya çalışırsanız, hem de bunu zorla yapmaya çalışırsanız, birer faşiste dönüşüverirsiniz.

Tunceli’deki o linç grubu da böyle bir grup...

Bu nedenle Sayın İbrahim Kalsun’a aynen şunları söyledim: “İnsanların gündelik yaşamlarına ve bu konudaki tercihlerine fiziki müdahale ve psikolojik taciz kabul edilemez. Tabii eğer kanun dışı bir şey yapmıyorlarsa... Ki yapıyorlarsa da burada sorumluluk halkın değil, güvenlik güçlerinin. Halkın linç etme hakkı diye bir şey sözkonusu olamaz. Ayrıca kendinizi kötü olduğuna inandığınız kadın garsonlu birahanelerden korumak için başkalarının da oralara gitme hakkını yok edemezsiniz. Bütün despotlukların ve faşizmin temel mantığı da bu zaten. Eğer o yaşam tarzı size zarar veriyorsa, başkalarının özgürlüğüne karşı değil, kendi iradenize karşı savaşın ve o tür bir hayattan uzak durun. Bu kadar basit. Meseleye fuhuş diye bakanlar için de söylenecek olan şey şu: fuhuşun gerekliliği gereksizliği- doğruluğu yanlışlığı üzerine kimse tek başına karar veremez... Kanunlar ne diyorsa o...”

Çok uzatmayayım. Tunceli’deki siyasi parti il örgütleri, belediye ve valiliğe sesleniyorum. Daha mutlu bir toplum olsun istiyorsanız, önce küs eltiler gibi durmayı bırakıp birbirinizle biraz sıkı fıkı olmayı deneyin. Sonra da işe yasaklamak ve sıkboğaz etmekle değil, Tunceli halkının içindeki boşluğu dolduracak yeni projeler üretmekle devam edin.



www.vivahiba.com

twitter.com/hidirgevis

*** 


Yare selam


» SEMİH FIRINCIOĞLU- (New York)- 
İngilizcede benim çok “yararlı” bulduğum bir sözcük var:hokum. “Lokum” gibi okunuyor. “Hokus pokus” ve boş, sahte söz anlamındaki “bunkum” sözcüklerinin bileşiminden oluştuğu sanılıyor. Türkçede buna en yakın gelen sanırım “yutturmaca” ama hokum’un daha kapsamlı bir anlamı var: Neye işaret ettiği, neye karşılık geldiği belirsiz ama söyleyen kişinin kimliği, söyleyiş biçimi ve söylendiği ortam nedeniyle somut ve kesin anlamı varmışgibi duran sözcük. Sözlü olması şart değil, yazılı da olabilir. Bir araştıran olsa, biçimin içeriğe baskın çıktığı toplumlarda hokum’un daha yaygın olduğunu saptayabilir sanıyorum.

Örneğin (atıyorum), yakın arkadaşlar oturmuş sohbet ederken birisi “öncelikle kendimize inanmamız şart” gibi bir söz savursa büyük olasılıkla dalga geçilir. Ama aynı sözü bir siyasetçi bir meydanda haykırdığında çok anlamlı bir lâf ettiği düşünülüp alkışlanıyor. Söz gelimi, “tarih affetmez” gibi bir sözü eden bir Prof. Dr. olunca hikmetini sorgulayan olmuyor. Üne kavuşmuş bir müzisyen “ben sanatımla kendimi ifade ediyorum” dediğinde “böyle bir gereksinimin varsa bunu niye konuşarak yapmıyorsun?” diyen de olmuyor, “al şu çalgını eline de izah et bakalım nasıl oluyor bu iş” diyen de. Örneğin (atmıyorum), bir gazete köşe yazarı “Şiir yalnızdır!” ya da “Yüksek devinimli ve küresel ölçekli bir demokrasi arayışı...” diye derin görünümlü cümleler kurabiliyor ve ne dendiğini kavrayamayanlar bunu kendi cehaletlerine verip susuyorlar. (Dünyanın her yerinde kullanılmaktan en canı çıkmış hokum’lardan ne anladığını yüz kişiye sorsan yüz ayrı yanıt alacağın “demokrasi” ve “özgürlük” sözcükleri çevresinde dolanıyor olabilir.) Amerika’da son yıllarda hokum kılıfı olarak bir de “ödül kazanmış” (award winning) etiketi yaygınlaştı: Kişinin ne ödülünü ne münasebetle aldığı hemen hiç sorgulanmadığından, atışlarda pratik destek olarak sıkça kullanılıyor.


Hokum
’un Türkçede tam bir karşılığı yok ama panzehirini birçok konuda olduğu gibi halk deyişlerinde bulmak mümkün. Ben bunlardan birini İngilizce konuşulan ülkelerde yaşayan Türk arkadaşların hokum’a işaret etmekte kullanabilmeleri için çevirdim, yerinde kullanılırsa çok etkili olabiliyor: An aeroplane made of fart / Say hello to that sweetheart.

www.isteyenokusun.com