• 27.11.2013 00:00

 

Başbakanın uçağına otostop

Ne zaman Başbakan’la ya da Cumhurbaşkanı’yla uçakta sohbet eden gazeteci haberi veya fotoğrafı görsem, orta şiddette bir kıskançlık krizi geçiriyorum. Benim neyim eksik, ben neden orada değilim demeden edemiyorum.

Bir gün, madem köşe yazarıyım, bunu kullanayım bari dedim. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün gezilerine katılmak için köşkü aradım. Basın danışmanı Ahmet Sever’le görüşmek istedim. Ama kendisi nasıl bir basın danışmanıysa, telefona çıkmıyor, defalarca not bıraksanız da size geri dönmüyor. Benim böyle bir çalışanım olsa, derhal işten atardım. Sever’e ulaşmak için Köşk’ün çatısına paraşütle atlayıp, ofisine bacadan mı girmeliyim, bilemiyorum.

Başbakan’ın uçağına binmeyi ise çoktan beri kafama koymuştum. Birkaç kere aramalar yaptım, üşenmedim yani. Ancak oradan oraya, oradan oraya aktarıla aktarıla pes ettim. Bilemiyorum, belki de bir yolunu bulup hava meydanına girmeli ve Başbakan’ın uçağına otostop falan yapmalıyım.

Bu konuda kararlıyım çünkü ben de diğer gazeteciler gibi ‘Başbakan Erdoğan bana konuştu’, ‘bana açıkladı’ ya da ‘Cumhurbaşkanı Gül bana konuştu’ deyip, bunun havasını atmak istiyorum. Kompleks yaptım. Hatta bu konuda kimseyle pişti olmaktan da korkmuyorum.

Geçenlerde Twitter’da @mezararkalikizi’nın kullandığı ve köşede gördüğünüz fotoyu gördüm. Herkes, sanki Başbakan sadece onlara özel konuşmuş gibi aktarıyor görüşmeyi. Hiç umurumda değil, ben de aynısını taklit etmek istiyorum. Düşünebiliyor musunuz Taraf’ın manşetinde ben ve Başbakan’ın karşılıklı resmi ve başlık şu; ‘Başbakan Erdoğan, yazarımız Hıdır Geviş’e konuştu’... Gerçekten çok havalı olurdu.

Hani kendimi kimseyle kıyaslamak istemem ama diğer gazetecilerle kıyaslandığımda en yüzüne bakılır, en temiz yüzlü gazeteci de benim. Hem sıkıcı bir adam da değilim, Başbakan sorularımı cevaplarken, ben de kendisine Amerikan maceramı anlatabilirim. Ve hayatında hiç duymadığı türde sorular sorardım. Ne mi... İşte: Evde kırlenti kafanızın altına koyup, kanepenin üzerine uzanarak TV izlediğiniz olur mu... Amerika’da Apple Store’da alışveriş ederken Kılıçdaroğlu ile karşılaşsanız, tepkiniz ne olurdu... Kulaklıkla müzik dinler misiniz... En çok hangi danışmanınızla sohbet etmeyi seversiniz... Görüştüğünüz yabancı liderler arasında kanınızın hiç ısınmadığı biri oldu mu... Gezdiğiniz ülkelerde tadı damağınızda kalan yemek hangisi? Eşiniz evde size yemek yapıyor mu? İşte böyle:))

***


Demokrasi için otoriter liderlik

80’lerden itibaren ‘3. dünya ülkeleri’nde demokrasi rüzgârları kopmaya başladı. Batılı ülkelerdeki sivil toplum örgütleri ya da yarı resmî örgütler, 3. dünyadaki alternatif akımlara özellikle sol organizasyonlara destek verdiler. İnsan hakları bu şekilde yayılmaya başladı, demokrasi kavramı bu şekilde popüler oldu. O dönemde Güney Yarımküre’de ‘diktatörler’, askerî diktatörler, krallar vardı... Ve bir de onların otoriter yönetimine ve baskı rejimine karşı alternatif politikalar geliştiren gruplar...

2000’de ise kendilerine ‘otoriter’ denen liderler ortaya çıktı. Bu liderler Batılı ülkelerde yerin dibine batırıldılar ama uyguladıkları başarılı politikalarla da kendi ülkelerini şaha kaldırdılar. Bunların en bilinenleri ise sosyalist rejimlerin enkazından doğdular. Örneğin Putin, popülerlikte herkesi geride bırakan bir ‘otoriter liderdi’. Ben dâhil dünyanın her yerindeki makul insanlar, Putin’i insan hakları ihlalleri konusundaki politikaları, kullandığı şiddet, eski cumhuriyetleri yeniden kendi aurasına çekmek için yaptığı alicengiz oyunları nedeniyle eleştiriyorduk. Gelgelelim bu adam çok büyük başarılara imza attı. Her bakımdan yerlerde sürünen bir ülkenin başkanı oldu. Ekonomi yerlerde sürünüyordu, ülke özkaynakları adeta yağmalanmıştı. Ancak Putin’in döneminde Rusya enerjide süpergüç oldu, dünyanın 10 büyük ekonomisi arasında yer aldı. Halkın karnı doydu, zenginleşti. Ücretler ortalama 90 dolardan 500 dolara çıktı, vesaire vesaire. Çin de aynı şekilde otoriter liderlerle kendini toparladı. İnsan hakları ve çevre konusunda Batı’dan çakılan şimşeklere rağmen bugün geldikleri noktayı biliyorsunuz. Bir zamanlar insanların açlıktan ağaç kabuğu kemirdiği bu ülke, bugün dünya ekonomisine yön veriyor.

Amacım otoriterliği savunmak değil, iyi ve kötü yönleriyle anlamak. Ekonomisi siyaseti ve iç barışı oturmuş zengin Batılı ülkeler için uzaktan ‘otoriter’lik suçlamaları yaparak atıp tutmak kolay... Ama bazen gerçeklik ve teori birbirini tutmayabiliyor. Demokrasi için otoriterlik gerekebiliyor. Tabii sistemi oturmamış ülkeler için...

Eğer siz ülkeye ve halka zarar veren eski ve kökleşmiş bir sistemle mücadele ediyorsanız, o sistemin verdiği zararlardan halkı korumak istiyorsanız, demokrasiyi inşa etmek istiyorsanız, bunu ‘bırakınız herkes istediğini yapsın’ şeklindeki bir liderlikle yapabilir misiniz; sadece soruyorum. Çünkü eski sistem ve bu sistemle bağları güçlü olan medya, sivil toplum kurumları, entelektüeller ve sanatçılar her zaman sizi sabote etmek için karşınıza dikileceklerdir. Bu nedenle Erdoğan’ın otoriterliğini ve medyadaki hâkimiyet kaygısını şimdi daha iyi anlıyorum.



www.vivahiba.com

twitter.com/hidirgevis