• 20.12.2013 00:00

 Önceki gün dışarı çıkıp kendime İstanbul’un farklı semtlerinden üç ayrı piyango bileti aldım: Tam, yarım ve çeyrek biletler... Milli Piyango idaresi 36 milyon 500 bin adet bilet satışa çıkarmış. Bu durumda milyonda kaç şansım olmuş oluyor, hesab edemedim...


Dalgın bir günümdeydim. Para üstlerini almayı unutuyordum. Öğlen yemeğini yemeyi de unutmuştum. Eve döndüğümde akşam olmuştu. Apartman girişinde bir kediyle karşılaştım. Bana bakıp ‘terbiyesiz herif’ diye mırladı. Aldırış etmedim, sadece ters ters bakıp geçtim.

Eve girdiğimde hayli açtım. Salona geçerken ortadaki sehpanın yerinde üç adet dev para kasası duruyordu... Kasaların kapıları aynı andan açıldı ve içlerinden arı büyüklüğünde para sayma makineleri döküldü. Sonra hepsi kanatlanıp uçmaya başladılar. Yukarıdan bir ses duydum. Kafamı kaldırdım, üç yapraklı avizenin her bir yaprağının üzerinde oturmuş üç bakan. Bana ‘ayağındaki terliği çıkar ve uçuşan makinelere vur’ diye seslendiler heyecanlı bir tonda. İtiraz etmeden dediklerini yaptım. Terlik darbesi yiyen her makinecik birer Reşat altın olup yere düşüyor, her defasında bakanlar ‘oley’ diye slogan atıyorlardı.

Bakanlar aşağı zıplarken Cemil Ertem yemek masasının üzerinde yoga pozisyonu alarak oturmuş, fısıltıyla; ‘Eyyyy Goldman Sachs ve IMF!!! Kötü enerjinizi ekonomimizin üzerinden çekin’ diyordu. Bir şey anlamadım.

Yiyecek bir şeyler bulurum diye mutfağa geçip buzdolabının kapısını açtım... İçine tümüyle ayakkabı kutuları istif edilmişti. Başkaca da bir şey yoktu. Şaşırmadım. Kapıyı kapayıp yatak odasına doğru ilerledim. İçeride bir adam badana yapıyordu. Boynunda asılı askerlik künyesinde ‘Ali Ağa...’ (bazı harfleri silinmişti) yazıyordu. Kendisine selam verdim. Bana ‘bu evi senin için baştan yaratacağım, iyi gazetecisin’ dedi. Hiç yorum yapmadan kendisine teşekkür ettim ve etajerin üzerinde duran depresyon ilacımdan iki kapsül alıp, ağzıma atıverdim. Bardağa su doldurup içmeye üşeniyordum. İlacı kuru kuru yutmaya çalıştım.

Yatak odasında pantolunumu çıkardım ve kedi kakası gibi oracıkta bırakıp çıktım. Koridordan banyoya ilerlerken, gömleğimi ve çoraplarımı çıkarmıştım bile. Küvete girdiğimde boxer’ım elimdeydi, kenara fırlatıverdim. Hop, koca bir kameranın üzerine düştü. Allah Allah, lavabonun yanında, ayaklı bir kamera duruyordu, tam arkasında ise Sinan Çetin. Bana rahat olmamı, sadece çekim yapmak için orada olduğunu söyledi. ‘Yoo, rahatım’ dedim. Görüntülerimin video kasedini vivahiba ’da yayınlayacakmış. Ona vivahiba’nın dijital bir yayın olduğunu, dolayısıyla kasetin olamayacağını anlatmaya çalışıyordum ki içeriye o sokak kedisi girdi... Kedi, Sinan’a ‘arkanda uluslararası finans kuruluşları mı var yoksa Cemaat mi’ diye sordu. Sinan, kediye çok kızdı ve ‘terbiyesiz herif’ diyerek kuyruğuna teneke bağlamak için peşinden koştu.

Banyodan tam sarılıp çıkarken aynanın önünde yanan mumdan Emre Uslu’nun siması belirdi. Bana başıma neler geleceğini bilmek istiyorsam ‘emreuslu’ yazıp 4444’e yollamamı, geleceğimin cebime geleceğini söyledi. ‘Yo, sağol kalsın’ dedim sakince. ‘Birazdan Mehmet Baransu içeri girecek’ diye de arkamdan seslendi.

Tam içeriye geçerken zil çaldı, açtım, elinde valiziyle Mehmet Baransu. Selam bile vermeden, valizinden, Osman Hamdi’nin Kaplumbağa Terbiyecisi adlı tablosunu çıkardı. Mehmet, tablolarda, hükümete ait özel şifreli bilgilerin saklandığını iddia ediyordu. Bense ona ‘Bak Mehmetçim, ben Amerika’dan geldim, bu işleri bilirim. Gel senle Mehmet Baransu markalı bir çanta-valiz markası yaratalım, parayı vururuz. Bu işlerin stresinden kurtulursun’ dedim.

O sırada omzuma ‘Balıkçı’ lakaplı İlhami Işık dokundu. Mehmet’in getirdiği şifreleri çözersem, Uzaylıların ülkeyi istila edeceğini ve daha yeni sonlanan yıldız savaşlarının tekrar başlayacağını iddia etti.

Ben ne yaptım, gidip kendimi camdan aşağı attım.


www.vivahiba.com
twitter.com/hidirgevis