• 5.01.2015 00:00
  • (959)

 Ciddi bir tehlike ile karşı karşıyayız. En küçük muhalif bir ses bile duymak istemeyenler herkes üzerinde yoğun baskı kurmuş durumda.

16 yaşında bir çocuk hapse atılıyor, 17 Aralık yolsuzluk soruşturması ile ilgili tweet atan bir gazeteci gözaltına alınıyor, gazete ve televizyon binaları basılıyor, pankart astı diye bazı siyasi partilerin binasına baskın düzenleniyor, bir futbol kulübünün taraftarları darbe suçlaması ile yargılanıyor, “makul şüpheli” maddesi hemen herkese uygulanıyor.  Memleket yarı açık cezaevi haline gelmiş durumda.

Ne yazık ki tehdit altında bulunanlardan bir kısmı bile meselenin vahametini idrak etmiş gibi gözükmüyor. İfade özgürlüğü yerlerde sürünüyor; üstelik bu tehlike her kesimi kapsıyor. Demokrasiyi besleyen bütün kurum ve kuruluşlar etkisiz hale getirilerek ülke tek adam rejimine doğru savruluyor. Yıllar boyu süregelen ancak ağır aksak yürüyen hürriyetler bile güç sahipleri tarafından bir lütuf gibi sunuluyor. Ne var ki ellerini cebine sokup ıslık çalan ve yaşananları görmezden gelebilmek için yıldızları saymaya kalkışanlar temel hak ve özgürlüklerin tek tek yıkıldığını fark edemiyor.

Neden?

Sebep çok. Mazeretin hadd u hesabı yok. Kimisi korkusundan, bazısı beklentisinden dolayı susmayı; hatta masa altına girip bekleşmeyi tercih ediyor. Eyvallah. Tarih, her pozisyonu kaydediyor. Bugünlerin geçici olduğunu görmemek için insanın maziyi unutması yetmiyor; kendini de unutması lazım ki sorumluluk duygusundan sıyrılabilsin ve yürek sancılarını dindirebilsin…

Bagajında çok fazla yük taşıyor medyamız. Kendi ideolojik kimliği onu taraf olmaya zorluyor ve bu nedenle “ne yapılıyor?” sorusundan daha ziyade “kime yapılıyor?” sualine odaklanıyor. Yani yapılanlar zulüm bile olsa, o şenaatin kime karşı icra edildiğine bakıyor, ona göre pozisyon alabiliyor insanlar. Bu zihniyete göre zulmü hak edenler ya da hak etmeyenler var. Şayet aynı safta yer almıyorsanız “sallandıracaksın bunlardan birkaçını, bak o zaman ülke nasıl güllük gülistanlık olur” düşüncesine boyun eğebiliyorsunuz. Mesele bu noktaya indirgendiğinde zulüm mevzi üstüne mevzi kazanıyor ve baskı herkesi kuşatır hale geliyor. Demokratik ve özgürlükçü tavrın “ama” diye başlayan kıvırmalara ihtiyacı olamaz. “Fakat” diye serd edilen itirazlarla  hiçbir zulüm meşru gösterilemez. Ne yazık ki Türk medyası “ama, fakat, lakin, amma velakin” gibi bahanelerin arkasına sığınıp korkularını gizleyerek kendine maskeler icat ediyor. Ve aslında tedrici bir intihar yolunu seçiyor. Çünkü zulüm, bir cinnet taşkınlığı içinde haddi aşmışlık halidir ve nerede duracağı asla kestirilemez. En uzak daireden başlayan bu zulüm kuşatması en yakın dairedeki aile efradına kadar daraldıkça daralır ve eninde sonunda kendi kendini yer bitirir.

Bugün Türkiye nefes darlığı çekiyor. Hatta insanların kalbi sıkışıyor, dili bağlanıyor. Atmosfer kirli çünkü. Bu ülkeyi yönetenler tıpatıp kendileri gibi düşünmeyenlere, bilaistisna, hayatı zehir ediyor. Hakaretin, aşağılamanın, baskı kurmanın bin bir çeşidini bir günde yaşıyoruz. Onlar gibi düşünürsen senden iyisi yok. Dikte edildiği gibi düşünsen bile birkaç konuda farklı mülahazan varsa, yine yandın demektir. Hele büsbütün farklı düşüncelere sahipsen hayat hakkı tanımıyor sana. İşyerinize maliyeciler hücum ediyor, hakkınızda olmadık suçlamalar yapılıyor, en aşağılayıcı tabirler art arda sıralanıyor, polis kapınıza dayanabiliyor, mahkeme salonları sizi bekliyor. Mesele bu kadar vazıh iken bir de kalkıp "ne var, ne oluyor! Hürriyet çok mu geliyor size!" nev'inden pişkince ve kibirlice ahkâm kesenler oluyor.

Adeta yalanlarını yarıştırıyorlar. Biri bitmeden diğeri giriyor devreye. Paralı askerler gibi sanal âlemi işgal etmiş lejyoner particiler. Kendine gazeteci diyen nevzuhur bir zümre istihbarat servislerince kulaklarına üflenen fısıltıları haber-yorum sanarak tetikçilik yapıyor, tehditler savuruyor, şantajlara başvuruyor. Nefes darlığının had safhaya ulaştığı böyle zor bir atmosferde birileri hâlâ bagajında var olan eski hesapları çıkarıp kendine bahaneler buluyor. Paşa gönülleri bilir; ancak söylemek zorundayız ki arabada ne bagaj kaldı ne motor; lastikleri çoktan sökülmüş, direksiyonu çoktan çalınmış bir otomobil ile mesafe almak mümkün değil. El ele vermenin, demokratik tepkilerle özgürlük barajı kurmanın, temel hak ve hürriyetler konusunda nefeslerimizi birleştirmenin tam zamanıdır bugün. Herkes kendini aşacak ki bu korkunç dalgaları aşabilsin bu ülke.


Ülkenin itibarı umurunuzdaysa…

14 Aralık'ta Zaman ve STV'ye yapılan baskın sonrasında ortaya şöyle bir manzara çıktı: Türk medyası anlaşılabilir (!) sebeplerden dolayı basın özgürlüğüne yapılan darbe karşısında suskun kalmayı; hatta baskını düzenleyen zihniyete şirin görünmeyi tercih etmekte. O sabahki ilk tercih buydu ve mesele kaygı verici boyuttaydı. Ne var ki haber dünyada duyulur duyulmaz büyük bir yankı uyandırdı. Dünyanın dört bir yanından televizyonlar, gazeteler, internet siteleri, haber ajansları seferber olmuş, devlet zırhına bürünmüş hoyratlığın hangi boyutlara ulaştığını okurlarına/seyircilerine duyuruyorlardı. Hâlâ da duyuruyorlar. Daha o sabah dedik ki: "Bu hukuksuzluk Türkiye'yi dünyaya rezil eder, yapmayın". Heyhat! Öfke, aklı esir alır ve zulüm adalet tacını giymeye kalkarsa rezalet dibe vurur...

Gün geçmiyor ki dünyanın muteber gazete ve televizyonlarından röportaj/makale talebi almayalım. Ortadoğu'dan Uzakdoğu'ya, Avrupa'dan Amerika'ya kadar her ülkeden yükselen merak ve mesleki dayanışma ile karşı karşıyayız. Arap ülkelerinin gayretkeşliği kadar Batı ülkelerinin mesleki dayanışma ortaya koyması fevkalade etkileyici. Hal böyle olunca da biz de (bütün yayın yöneticilerimiz) hemen her teklife sıcak bakıyoruz. Bu duruma içerleyenler de var. Neymiş? Neden Türkiye'yi dışarıya şikayet ediyormuşuz?

Ufuk darlığından dolayı bu ülkenin bir dehlizde mahpus olacağını sananlara birkaç hususu hatırlatmakta fayda görüyorum: Bir: Bugünün modern dünyasında dışarı içeri diye bir ayrım kalmadı. İletişim çağının göbeğinde medya kuruluşlarına baskın düzenlediğinizde dünya ayağa kalkıyor. Kalkacak da. İki: Biz bu ülkede ne yazıyor ne konuşuyorsak, her yerde de aynı şeyleri yazıp konuşuyoruz. Özgürlükleri hedef alan yanlışlıklara karşı dürüstçe ifade ettiğimiz kaygıların giderilmesi en büyük talebimiz. Üç: Dünya basın özgürlüğü konusunda hiçbir önyargının ve yaftalamanın altında ezilmeden bir dayanışma gösteriyor. Bundan gocunma yerine biz neden hep takıntıların esiri oluyoruz diye kendi kendimizi sorgulamamız gerekiyor. Dört: Ülke içinde bir basın kuruluşu “Gelin, bu konuda yaşadıklarınızı bizim gazetede yazın” dedi de, biz mi yazmadık? Ya da “Gelin, uğradığınız bu haksızlığı ekranlarımızda anlatın” diyen çıktı da biz “yok biz bunu ülke dışındaki meslektaşlarımızla konuşacağız” mı dedik?

Dış basın iç basın diye bir ayrımın çoktan tarihe karıştığını bilmeyenlere nihai bir hatırlatma daha: Hiç kimse bir ülkeyi dış dünyaya kapatarak ve memleketi topyekûn mahpushaneye çevirerek yö-ne-te-mez. Yönetirim diyen çıksa bile yeryüzünde hiç kimse bu otohipnoza inanmaz. Evrensel Hukuk'un dışına çıkan hem içerde, hem dışarda kendini rezil eder sadece. Ve yazık olur o ülkeye. Böyle bir talihsizlik yaşanmasını istemiyorsak hukukun üstünlüğüne, insan haklarına, çoğulcu ve katılımcı demokrasiye yönelmemiz gerekiyor; yolsuzluğa, hukuksuzluğa, baskıcılığa değil…


Asıl kumpas bu!

17 Aralık'tan bugüne yürütülen bütün soruşturmaların iki temel özelliği bulunuyor: 1) 17 Aralık'ta ortaya çıkan yolsuzluğa dair bütün somut bilgi ve belgelerin yok edilmesi, dosyanın tamamen ortadan kaldırılıp unutturulması. 2) Korkunç bir intikam duygusuyla camianın suçlu gösterilebilmesi için yeni davalar açılması ve bu açılan uydurma davalar yoluyla 'cumhuriyet tarihinin en büyük yolsuzluğu'nun unutturulması.

Sistem en eski ve en karanlık Türkiye dönemlerinde sıkça uygulanan bir metoda dayanıyor: Önce aslı faslı olmayan çürük haberler yapılıyor; sonra savcılar harekete geçirilerek dosyalar oluşturuluyor. Konu adliyeye taşınıyor ve aynı müfteri medya kara propagandaya devam ederek algıları esir alıyor.

Bir senedir camia hakkında somut bir suç bulamayan ve öfke içinde hop oturup hop kalkanlar ellerindeki medya organlarıyla ha bire asılsız haber yapıp davaların açılmasına neden oluyor. Sanki böyle bir sistemin esiri ve yöneticisi kendileri değilmiş gibi bir de kalkıp yıllar önce herkesin yaptığı ve haber değeri taşıyan konular üzerinden “mağdurlar” buluyor, onları müşteki haline getirebilmek için ikna etmeye gayret ediyorlar. Asılsız ihbarlar, yalancı şahitler, iftiraya ram edilmiş gizli tanıklar...

Hidayet Karaca Bey'in ve benim de içinde bulunduğumuz soruşturma karanlık sistemin ne kadar pervasız işletildiğini gözler önüne seriyor. Beş yıl önce yapılmış haber ve yazılmış köşe yazısında ve dizi film senaryosundan hareketle El Kaide bağlantılı olduğu iddia edilen bir örgütün arkasında duranların uydurduğu suçlama, içler acısı bir tablo çıkarıyor karşımıza. Güya beş yıl önce yapılan yayınlar El Kaide destekçisi örgütü mağdur etmiş. Gazetecilik ve televizyonculuk açısından hiçbir defosu olmayan o yayınlardan 'terör örgütü' çıkarmaya yeltenen mantık, bugünkü iftira gazeteciliğinin istikbalde hesaba çekilmeyeceğini mi sanıyor?

Kumpasın kralı yandaş medyada. Onlar ne  yazsa emniyet onu fezlekeye taşıyor, savcılar soruşturma başlatıyor. Talimatla yapılan o malum uydurma haberlerde objektiflik olsa, habercilik kuralları işletilse, cevap hakkına saygı duyulsa, dedikodu bezirgânlığına değil somut bilgi ve belgeye dayanılsa elbette savcıların harekete geçmesine bir anlam verilebilir. Ancak durum hiç de öyle değil. Yani? Yandaş medya uydurduğu haberlerle suç işlerken o asılsız haberlerle hukuki süreci işleten emniyet yetkilileri ve adliye görevlileri de suç işlemiş oluyor. Bir gün bu ülke normale döndüğünde bu çark işleyemez hale gelecek. Tetikçi medyanın temsilcileri o gün soluğu nerede alacak bilemem; ama görevi hukuk devletini işletmek olan devlet görevlilerinin adil olması, hakperestlikte sabitkadem olması gerekiyor ki geleceği alnı açık başı dik bir şekilde karşılayabilsin...