• 3.05.2021 06:31
  • (78)

Sorun ortaya çıktığında o sorunu söylemek ne ifade eder. Önemli olan sorun ortaya çıkmadan, yaşanmadan önlem almaktır.

2015-2018 arasında sürekli kriz yazıları yazdım. Bakın bir kriz resmen geliyorum diyordu. Ve önlem alınması gerektiğini defalarca dile getirdim.

2015 yılı Haziran seçimlerinden bir ay önce aynen şunları yazmıştım:

Evet, ekonomide sorunlar öyle birikti ki; artık bu ekonomi programı ile devam edecek olan bir parti 2019’u görür mü derseniz, bence çok zor. İspanya gibi, Yunanistan gibi, İtalya-Portekiz-İrlanda gibi süreçler yaşanabilir. Yüzde 30’lara dayanan bir işsizlik Türkiye’de yaşansa hangi parti ayakta kalabilir. Net olarak kayıtlara geçmesi için söylüyorum: Mevcut ekonomi programı ana hatları ile 2001 IMF-Derviş programıdır ve miadı 2007’de bitmesine rağmen hala uygulamaya devam ediliyor. Bu program ile devam edecek Hükümet 2019’u zor görür. Lütfen kaydedin...”

Yanıldığım tek bir nokta oldu: Türkiye’de yüzde 30 işsizlikte bile AK Parti ayakta kaldı. Çünkü dini kullandı ve milliyetçiliği kullandı. Millet afyon gibi uyutuldu.

Yine 2015 yılı “Bu seçimi kim kaybedecek?” yazımdan devam edeyim:

Bir ekonomi uzmanı ve bir vatandaş olarak yazıyorum. Türkiye’nin önünde ekonomik olarak sorunlar devasa şekilde birikti. Bana sorarsanız 2008 yılından sonra ekonomide kayda değer bir tane büyük yapısal reform yapılmadı.

Partilerin seçim vaatlerine bakıyorum. Sanki, seçimden sonra herkes çalışmadan zengin olacakmış gibi hayal satıyorlar. Zaten en büyük vaatleri çalışanlara değil çalışmayan emeklilere... Yaşasın çalışmamak, yaşasın emeklilik. Kimse sormuyor ki “çalışan kalmadı; o emekli maaşlarını kimin sırtına yükleyeceksiniz?” Bir ekonomist olarak o vaatlerin zerresinin bilimsel ederi yok. Hiç bu kadar iddialı yazmazdım ama bu kadar da olmaz ki. Bana 1991 seçimlerinin Demirel’ini hatırlatıyorlar. Paketin içinde satılan bir felaket bombası ama paketin dışı çok süslü; o kadar.”

***

Haziran 2015’de “Hükümeti Bekleyen Tehlike” başlıklı yazımdan bir cümle:

İstihdam-İhracat ve hatta enflasyonun bir türlü düşmeyişi. Ekonomiye ilişkin mevcut yönetimin teşhisleri maalesef bu ülkeyi 2019’a taşımaktan çok uzak. Alternatif olmak isteyen muhalefet ise hiç bir katkı sunmadığı gibi olanı da nasıl dağıtırım derdinde.”

Ben seçimden değil, seçim sonrasından korkuyorum.

Oysa çok ciddi bir tıkanıklığa doğru gidiyoruz. Özellikle ekonomide. Sinsi bir gerileme yaşıyoruz. Şifreyi çözenler yazıyor ama perdenin önündekiler hala güzel bir film seyrettiklerini sanıyorlar.

***

Bu iki alıntıyı neden yaptığımı da söyleyeyim mi? Bakın bu yazıları yazdığım günlerde Ali Babacan ekonomi yönetiminin başındaydı...

Ve Ahmet Davutoğlu’da Başbakandı.

Gerçekleri görmek için kenara çekilip dışarıdan bakmak gerekiyormuş.

***

Ve 2019 itibari ile artık kriz yazılarının yanında asıl büyük tehlikeye dikkate çekmeye başladım: İntiharlar riskine...

Şubat 2019: “Sosyal medyada Prof. Dr. Kemal Üçüncü şu şekilde yazıyor: “Yeni YÖK’e çağrımdır. Eğer üniversite sistemi radikal bir reforma tabi tutulmazsa 5 yıl içinde mahalle mektebine dönecekler. Durum çok feci. Bütün Avrupa Kıtasından fazla ziraat, tıp fakültesi; Almanya’dan fazla hukuk fakültesi var. Kasabalar iletişim fakültesi dolu. İktisadi İdari Bilimler olmayan ilçe kalmadı.200 yeni bilim dalının ülkemizde henüz adı bilinmiyor.”

Şimdi bu yazılanlara baktığınızda eğitimdeki nüfus artışı bizi kalkındırıyor mu; yoksa sadece birer israf ve mesleksiz gençlik mi yetiştiriyoruz?

Maalesef açıklamalara baktığımızda mevcut siyaset ne sorun tespit edebiliyor, ne de çözebiliyor. İtibardan tasarruf olmaz diyerek Ankara’nın şişmanlığını bile destekliyor. Ama biliyoruz ki; Ankara şişmanladıkça Türk Halkı zayıf kalacaktır.

Bugün bile 4 milyona dayanan işsizlik çok ciddi bir sosyal problemdir. Yarın bu sayı 5 milyona geldiğinde ne yapacağız?

Sosyal sorunları, intiharları, boşanmaları, aile içi geçimsizlikten doğan cinayetleri vs vs nasıl çözeceğiz?”

Mayıs 2019:

Şimdi bu ölümlere ve ölmeye teşebbüs edenlere de bir kulp bulunur. Mesela varlıktan bunalanların tercihi denilebilir. Çünkü en fazla intihar olayları gelişmiş zengin ülkelerde oluyor ya.

Evet, sorumluyuz.

İşsizlikten bunalan herkesten sorumluyuz

Evine ekmek getiremeyenden sorumluyuz.

Harçlık veremediği için intihar edenden,

ya da krizden dolayı bunalım geçirenlerden sorumluyuz.

Ama önce sorumlu olduğumuzu bilmemiz gerekiyor. Sn Temel Karamollaoğlu’nun dediği gibi “Kork asıl Allahtan korkmayandan...”

Şubat 2019:

Dün itibari ile işsiz sayısından 1 kişi eksildi. Hem de çok ama çok acı bir şekilde. Tekirdağ’da yaşayan Saffet G. arkasında bir not bırakarak intihar etti. Notta şöyle diyordu, “Bana mezar yaptırmayın. Sadece bir mezar taşı olsun. Ben hakkımı size helal ediyorum. Siz de bana hakkınızı helal edin. Biliyorum, sizi çok üzdüm. İşsizlikten bunaldım.”

Evet, varlıktan bunalan bir toplum olmuşuz.

En azından iktidar ve ortağı blok partisi bu yönde.

Eğer doğru ise şu söz ne kadar da doğru ifade ediyor: “Rüşvetçi politikaları, düzenbazları, hırsızları ve hainleri seçen halk kurban değil, suç ortağıdır.” George Orwell.

Ben de aynı şeyi söylüyorum: Hepimiz sorumluyuz! Ama hepimiz....

***

Önceki gün sadece 1 günde 7 intihar yaşandı.

Hükümet ne yaptı?

-İçkiyi yasakladı

-Toplumsal olaylarda polisin görüntüsünün alınmasını yasakladı

Ha! Bir de Arnavutluktaki Kriptocu kaçağın İnterpol’den arması düştü. (Yakalandı mı bilmiyoruz hala.... O zaman arama neden düştü?)

***

Tarihe kayıt düşüyorum: Bu kadrolar gitmez ve bu yozlaşma devam ederse gözümüzün önünde evlatlarımız dahi gidecek noktaya gelir. Bugünü bile mumla ararız.