• 9.08.2021 07:19
  • (112)

Ali Babacan demişti: “Önceden partide bir icraatçılar vardı bir de slogancılar. Partiden icraatçılar gitti geriye slogancılar kaldı.”

Sloganla işler nereye gidiyor?

Mesela Cumhurbaşkanı Erdoğan “Biliyorsunuz ben dikey mimariye karşıyım” dedi. Oysa İstanbul’da Büyükşehir Belediye Başkanlığı ve sonra AK Parti’li Başkanlar vasıtası ile 1994’den bu yana onun imzası var. Büyükşehir Belediye onayı olmasa o gökdelenlerin hiçbiri yapılamazdı. CHP’li Özgür Özel “121 gökdelenin 117’si bu dönemde yapıldı” dedi.

Hatta ben de ekleyeyim: “Ataşehir sahil yolu ile Marmara Denizi arasında deniz manzarasını kapatan büyük yapıların imar izni doğrudan Çevre Bakanlığı tarafından verildi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan “Atatürk Havalimanına yapılan sahra hastanesi ile hastaların doğrudan uçakla oraya gelebildiğini” söyledi. İyi ama o sahra hastanesi de koca boş arazi dururken tam da uçak pistlerinin üzerine yapıldı. Neden acaba?

Bunlar bizim büyük sorunlarımızın küçük detayları.

Bir lider 20 yılda neler yapabilirdi? Tarihe bakın mesela... 5-10 yılda ülkelerinin adeta kabuğunu değiştiren liderler var.

Biz ne olduk? 2002-2020 arasında sayısal örnekleri verdim: Afrika ülkeleri bile bizden çok daha hızlı büyümüş. Güney Amerika ülkeleri bile bizi geçmiş. Doğu Asya ülkeleri fırtına estirmiş ama biz büyük kısmının sadece yarısı kadar büyümüşüz.

Dünya’da 2000-2020 arası gelişen ülkeler dönemidir. Bol para ile gelişmişler daha sakin seyrederken, gelişen ülkelerin ralli dönemi olmuş. Bir çok ülke yüzde 400-500 büyüme gösterirken, Türkiye yüzde 200’de kalmış. Rakipler 2-3 giderken biz 1 gitmişiz.

Ama içeride müthiş slogan atıyoruz. Slogancılara göre tarih yazıyoruz. Türkiye büyük ekonomik dönüşüm ve patlama yaşıyormuş.

Hatta bu muhteşem süreci baltalamak için 5 benzemez muhalefet iktidara karşı birleşmişler. Tek dertleri iktidarı devirmek ve Türkiye’nin bu büyük atılımını durdurmakmış.

İşin gerçek durumu nedir? Gerçekten muhalefet birleşti mi? Ya da hangi konularda birleşmiş durumdalar?

***
Bakın şu noktayı unutmayın: Türkiye görece zayıflıyor ve bu zayıflama giderek şiddetleniyor. Yani rakiplere göre zayıflıyoruz. Ama daha da önemlisi şudur: Ülke olarak yapısal bir çöküşteyiz.

Yapısal çöküş öyle net anlaşılmaz. Zaten çöküş bir aşamaya gelince artık geri dönüşü de çok zordur. Osmanlı’nın gerileme döneminde hiç mi iyi padişah gelmedi? Ya da yükselme döneminde gelen padişahların hepsi mi iyiydi?

Yapısal süreç dönemi çok önemlidir.

Şimdi bakın araba hala gidiyor ama motor sürekli tekliyor. Arabanın ağır-aksak hala gitmesine mi bakacağız, yoksa motordan gelen arıza seslerine mi?

Ülkede teknolojiye dayalı, para kazandıran bir kalkınmayı başaramadık. Hala ucuz TL ile başta emek gücümüzün sömürülmesi olmak üzere, Batı’nın kölesi gibi çalışıp mal satıyoruz. Kazandıran değil, fakirleştiren bir ihracat yapısındayız.

13,5 milyon emekli ve 5 milyon kamu personeline devlet maaş veriyor. Bu sayı sürekli artarken özel sektörde 16 milyon kayıtlı çalışan bu ödemeyi yapıyor. Eğitim sistemimiz vasıfsız ve gereksiz üniversite mezunları yetiştiriyor. Ömür boyu kullanamayacakları mesleklerde gençliklerini heba ediyorlar. Bankacılık sitemi ödenemeyecek krediler ile şişirildikçe şişiriliyor. Ne zaman patlar kim bilir?

Kurumlar irade gösteremiyor. Kararlar tek yerin rızasına bağlı olduğundan sorunlar biriktikçe birikiyor.
Kamu kaynakları sadece bugünü değil, geleceği de etkileyecek ne kadar verimsiz yatırım varsa oralara akıtılıyor. Toplumsal fayda yerine birkaç müteahhidin faydası ön planda.

***

Saymakla bitmez...

Çöküş halindeyiz ama asıl çöküş sonraki yıllarda gelecek. Arjantin ile Venezuela arası bir yere gidiyoruz.

Bunu işin uzmanları görüyor. Henüz dışarıdan yapısal çöküşün görülmesi öyle net değil. Ama fırtına geliyor...Hem de ne fırtına...

Ve muhalefet birleşti. Derdimiz bu... Neden acaba?

Devleti bir ağaca benzetirsek o ağacın dalları farklı fikirler ve toplumsal yaşantımızdır. Şu anda sorun ağacın gövdesi ve köküne iniyor. Ağacın kökü kuruduğunda farklı görüşler, yani ağacın dallarının hükmü olur mu?

Ağaç kuruyor yapraklar dökülüyor, mesele burada.

O nedenle ilk öncelik ağacın kurumasını önlemektir. Sonra farklı fikirler çatışır ve herkes kendi politikasını öncelikler. Zaten detayda herkes kendi ana fikrini savunmaya devam ediyor. Birleşilen bir nokta var ve orası da ağcın köküne inen yapısal çöküştür.

***

Ama burada bir noktaya daha değinelim: Muhalefet gerçekten yapısal çöküşü durduracak ve Türkiye’nin yapısal değişimini sağlayacak büyük projeyi hazırlayabildi mi?

Orası da hala muallak.

“Siyaseti düzeltir, liyakati getirir, adaleti sağlarsak yabancı sermaye gelir ve yerliler de yatırıma başlar” ana çözüm modeli artık yeterli değildir. Bu bir geçiştirici modeldir.

Bakın ülkede nüfus resmen azalacak. Kadın başına doğum oranı 2,1 eşik değerin altına çoktan indi. 2020 yılında bu oran 1,76 ve artık Türkiye nüfusunun yaşlanıp gerileyeceği kesin.

Zamanımız bitiyor.

Gelecek nesiller vasıfsız ve hızla artan emeklilere ve kamu personeline nasıl bakacaklar? Hazine garantili müteahhitlerin paralarını nasıl ödeyecekler?

Devlet borçları ve şirket borçları bütünü tarihte hiç bu kadar artmamıştı? Bu paraların çok büyük kısmı verimsizliğe akıtıldı. Bu verimsiz ekonomi nasıl değiştirilecek?

O nedenle söylüyorum: Türkiye’nin reformlara değil DEVRİMLERE ihtiyacı var. Muhalefet hala işin ciddiyetini topluma veremiyor. Aynı zamanda çözümleri de hala çok vasat düzeyde.

Ama en azından temel yapısal çöküşte siyasi ortak akıl oluşmuş düzeyde. Buna bile sevinmek durumundayız.

Muhalefetin temel sorunlarda yakınlaşması bizim değil ama evlatlarımızın geleceği açısından çok önemlidir. 20 yıla ulaşan bir liderin ülkeyi getirdiği durum karşısında daha çok ortak akıl gerekiyor.
Tehlikeyi görebilenler açısından bu bir şans ve zorunluluktur. Oysa lider bağımlılığında olanlar için hala “aç kalır yedirmeyiz” anlayışı devam etmektedir.

***
“Hadi gel yıkalım şu Süleymaniye’yi desen, İki kazma kürek, iki de ırgat gerek, Ancak hadi gel yapalım şunu geri desen, Bir Sinan, bir de Süleyman gerek.”