• 20.01.2022 06:46

Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş geçen hafta Erzurum’da bir konferans vermiş. Avrupa tarihinde “Orta Çağ karanlığı” denilen dönemde Müslüman bilginlerin ilgi alanlarını yalnızca dini konularla sınırlı tutmayıp fen bilimleri alanında da ne kadar ileri çalışmalar yaptıklarını anlatmış. “Matematikte, fizikte, kimyada, cebirde, geometride bütün bu bilimlerin aslı Müslümanlar tarafından bulunmuştur” da demiş bu arada.

Türkiye’de muhafazakar aydınların öteden beri söyledikleri şeyler bunlar… Özünde doğru, dahası günümüz Müslümanlarının ve bilhassa genç kuşakların taşıdıkları kimlik konusunda aşağılık kompleksinden uzak durmaları, özgüven kazanmaları için bilmeleri gereken gerçekler. Ne var ki geçmişte atalarımızın elde ettiği birtakım başarılarla övünmek tek başına yeterli mi bugünkü sorunlarımızı çözmek için?

Eğitimde, üretimde, sosyal düzende genel olarak bugün diğer dünya milletlerinin gerisinde bulunan İslam ülkeleri bu halden kurtulmak için geçmişle övünmek dışında neler yapıyorlar? Türkiye olarak biz ne yapıyoruz? Mesela atalarımızı bilimde, sanatta, felsefede ileriye götüren yolu izlemeyi düşünüyor muyuz? O yolun hangi yol olduğunu biliyor muyuz?

Ya da şöyle soralım: Müslüman bilginlerin matematikte, astronomide, kimyada büyük başarılara imza attıkları dönemde İslam toplumlarında hakim olan zihniyet yapısı bugünküyle aynı mı? Toplumların geneli olmasa bile hiç değilse toplum seçkinlerinin yaklaşımı aynı mı?

Düşünün ki Darwin’den yüzlerce yıl önce İbn Haldun’dan Mevlana’ya, İbn Tufeyl’den Cahız’a, İbn Miskeveyh’e birçok İslam alimi insan türünün biyolojik gelişiminin evrimsel olarak gerçekleştiğine dair görüşlerini hiçbir tepkiyle karşılaşmaksızın eserlerinde savunmuşlardır.

Bu bilginler bugün bu ülkede yaşasalar aynı fikirleri aynı rahatlıkla ifade edebilirler miydi? Sezen Aksu’nun şarkısındaki sözleri -daha önce kimsenin aklına gelmeyen derin yorumlarla- başka yerlere çekip “inancımıza hakaret ediliyor” diye ortalığı ayağa kaldıranlar, bu bilginleri görseler ne yaparlardı, bir düşünün.

Geçenlerde Karar’da bir kamuoyu araştırmasının haberi vardı. Geçtiğimiz on yıl içinde “dini inancım yok” diyenlerin sayısı üç kat artmış. Ateist olduğunu söyleyenlerin sayısı ise üç kattan bile daha fazla artış göstermiş. Hiç düşündünüz mü, neden acaba? Yoksa biz tarihin belirli dönemlerindeki sosyokültürel yapıların ürettiği din yorumlarını mı din diye sunuyoruz bugünkü nesillere?

***

Başkan’ın şu sözleri de ilginç: “İbn Sina’nın ‘El-Kanun Fi’t Tıp’ isimli kitabını asırlar boyunca bütün dünya üniversiteleri ders kitabı olarak okutmuşlar, felsefede yazdığı kitaplardan bugün biz istifade ediyoruz. Dini ilimlerde İbni Sina fıkıh, tefsir, hadis… 11 yaşında hafız olmuş ve oradan başlamış.”

İbni Sina’nın “11 yaşında hafız olmuş” olmasına özellikle vurgu yaparken, bugün İlahiyat fakültelerinin müfredatından felsefe derslerinin kaldırılmasına ses çıkarmamak çelişki değil mi? Gençleri bilim zihniyetinden, felsefeden, serbest düşünceden uzak tutmak için gereken her şeyin yapıldığı bir dönemde bin yıl önce yaşamış filozofların ve bilginlerin varlığıyla övünmek iki yüzlülük değil mi?

Diyanet reisimiz diyor ki “Batı orta çağ karanlığı içerisinde adeta debelenirken Biruni, kimya ile ilgili öyle tecrübi çalışmalar yapmış, deneyler yapmış bugün en gelişmiş laboratuarlarda, en gelişmiş teknolojik aletler ile yapılan deneylerle Biruni’nin yaptığı deneyler çok yakın birbirine.”

Bunlar da doğru… Ayrıca kimya dışında coğrafya, astronomi, matematik, tıp, geometri, felsefe ve dinler tarihi de eser verdiği sahalar arasındaydı Biruni’nin. Dünyanın eksenini bugünkü bilimin tespit ettiği rakama yakın bir şekilde hesaplamış olduğunu, Newton’dan yaklaşık yedi asır önce yerçekimi yasasının varlığını savunduğunu da biliyoruz. Keza biyolojik evrim görüşünü Darwin ile Wallace’dan sekiz asır önce açıklamıştır. İslam Rönesansı veya İslam Altın Çağı adı verilen devrin sembol isimlerinden biridir bu büyük bilgin…

Diğer yandan, Diyanet İşleri Başkanı’nın “Batı Orta Çağ karanlığı” hakkında söyledikleri de doğru. Avrupa’da burjuva sınıfı toplum düzeninde tam anlamıyla hâkimiyetini tesis edinceye kadar bilim alanında skolastiğin dışına çıkan yaklaşımlar hoşgörüyle karşılanmıyordu.

Kopernik’in kanıtladığı “Dünya kendi ekseninde ve güneşin etrafında dönüyor” görüşünü savunduğu için Galile mahkemeye çıktı; iddialarından vaz geçmesi şartıyla ömür boyu ev hapsine mahkum oldu. Aslında ucuz kurtuldu; ondan önce Kopernik sisteminin en popüler savunucularından Giordano Bruno diri diri yakılarak öldürülmüştü.

Her ne kadar yaşadıkları dönemde Katolik Kilisesinin hışmını üzerlerine çekmiş olsalar da aslında gerek Kopernik, Kepler ve Newton gerekse Galile ve Bruno evrendeki düzeni keşfetmeye yönelik bilimsel çalışmaları “İlahi aklın eseri olan üstün bir planı meydana çıkarma çabası” olarak görüyorlardı.

***

Bruno’nun yakıldığı, Galile’nin dünya dönmüyor demeye zorlandığı dönemle aşağı yukarı aynı yıllarda İstanbul’daki rasathane Şeyhülislam fetvasıyla top atışına tutularak yıkıldı. İşin aslı şu ki bundan daha önceki asırlarda da İslam dünyasında işler tamamen güllük gülistanlık değildi. İslam Rönesansı’nın yaşandığı Orta Çağda İslam toplumlarında hakim zihniyet pek de Rönesans arayışı içinde değildi.

Bilginler ve filozoflar ciddi sıkıntılar yaşadılar o çağlarda. Farklı görüşleri olan din bilginleri çok daha büyük sıkıntılarla karşılaştılar. Ancak toplum seçkinleri dediğimiz zümre çoğunlukla bilim insanlarını himaye edip çalışmalarını desteklediği için bugün övündüğümüz isimler övündüğümüz çalışmaları ortaya koyabilmişlerdir. Hükümdarlar, hükümdar aileleri, yüksek bürokratlar, ticaret erbabı zenginler bir görev duygusuyla bilimi, sanatı, felsefeyi geliştiren çalışmaları desteklemişlerdir. Böylelikle şimdi “İslam’ın Orta Çağı Batıdaki gibi karanlık değil, bilimin ve düşüncenin aydınlattığı bir çağdır” diye övündüğümüz tablo ortaya çıkabilmiştir.

Peki, bugün biz Müslüman toplumlar olarak Avrupa’nın karanlık Orta Çağına mı yakınız zihniyet olarak, yoksa İslam’ın aydınlık Orta Çağına mı?