• 13.05.2020 00:00

 Türkiye Cumhuriyeti, çok güçlü bir kurucu iktidar tarafından kurumlar, kurallar ve toplumsal değerler ekseninde yapılandırıldı. TBMM ve 1921 Anayasası, “Devlet Anayasa ile doğar ve yaşar” deyişi ile özdeş. Bu çerçevede Kurtuluş ve Kuruluş diyalektiği, demokrasi tarihi bakımından pek özgün bir süreç.


Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte yürürlüğe konulan hukuki, kurumsal ve toplumsal reformlarda iki kurum merkezi nitelikte: Türkiye Büyük Millet Meclisi ve TBMM Hükümeti.

TBMM’nin kuruluşunun 97. Yılına 7 gün kala, Hükümet lağvedildi, TBMM Saray vesayeti altına alındı.

NE MEŞRU NE DE MİLLİ

17 Nisan yolu, 15 Temmuz başarısız darbe girişimi vesilesiyle döşendi; TBMM’de oy rengi gösterildi; halkoylaması, devlet güçlerinin evet için seferber edildiği, ‘hayır’ların ise terörize edildiği ve OHAL KHK’leri yoluyla “yargısız infazlar” ortamında yapıldı. Üstelik YSK, mühürsüz oyları geçerli saydı.

Bunlar ve diğer nedenlerle Anayasa’da yapılan değişiklik, meşru (akla uygun/ haklı/yerinde) değil.

Yürütme’nin tek kişiye indirgenmesi, Cumhuriyet kurucularına ihanet ötesinde, Osmanlı dahil Türkiye tarihine yabancı: ne yerli ne de milli.

MERİYETİ SORGULAYAN KİM?

2017 değişiklikleri, 9 Temmuz 2018’de bütünüyle yürürlüğe girdi; yani 1982 Anayasası hükümlerine eklendi ve yürürlük kazandı. Ne var ki, ‘evet’çiler, Anayasa’ya aykırı siyasal ve hukuki işlemlerinde ısrarcı oldu. İşte başlıcaları:

-Hükümet bulunmadığı halde, AKP-MHP işbirliği Cumhur İttifakı adı altında TBMM’nin müzakereci işlevine son verdi.

-Yasa önerme yetkisi TBMM’de olduğu halde, öneri metinleri, çoğu zaman Saray ve/ya Bakanlılar bürokratlarınca hazırlandı. (Avukatlık yasa önerisi, bunun güncel örneği).

-Komisyonlarda teklifler, Anayasa’ya uygunluk yönünden incelenmedi.

-Genel Kurul’da ittifak vekilleri, tartışmaya katılmaksızın sadece evet ve hayır için el kaldırdı; hatta sadece oy için salona girdi.

-Demokratik muhalefetin açık Anayasa’ya aykırılık savları, “Saray gölgesi”nde reddedildi.

- TBMM’nin yetki alanına giren konularda bile, Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi çıkarıldı.

“SARAY REJİMİ” NİN İKİ YÜZÜ

Şu halde, kendilerinin külliye dediği saray, Anayasa dışı uygulamalar yönetimi görünümünde:

-Anayasa’da hiç yeri olmadığı halde, kabine adı altında bakanlar toplantısı.

-Sadece yürütme değil, idari nitelikteki hemen bütün kararların CB tarafından alınması ve açıklanması,

-Büyük tarihsel ve kültürel mirasları (Çankaya köşkü örneği) köreltme nedenlerinin bilinmemesi

-Büyük ulusal tesisleri (Atatürk Hava Limanı örn.) atıl bırakma nedenlerinin bilinmemesi

-Saray gibi sosyal devlet ilkesine tamamen aykırı bir yatırımın maliyetini bile Avrupa Mahkkemesi’nden öğrenmeyi bekliyor olmamız,

-Büyük proje ve yatırım kararlarının (son hastaneler örneğinde olduğu gibi) kimin tarafından ve hangi karar süreçleri işletilerek alındığının bilinmiyor olması,

-Köprü-otoyol ve hastane gibi yap-işlet-devret modeli ile gerçekleştirilen tesislere –halkın vergisi ile- yapılan ödemelerin, mücbir neden olmasına karşın neden ertelenmediği.

-YKS sınavlarının neden öne çekildiği,

-Bilim Kurulu üyeleri, Bayram sonrasına kadar covid-19 önlemlerinde gevşemeye karşı oldukları halde 11 Mayısı belirleme nedeni, (…)

Ama açık olan şu:

“Saray yönetimi”, sadece 2017 değişikleri ile kurulan demokratik olmayan bir yönetim değil; Anayasa dışı uygulamalar eşliğinde fiili ve keyfidir. Rejim ve sistem dışı tek kişi yönetimi sürdürülemezdir.

EĞER 100. YILINDA OLMAYACAKSA NE ZAMAN?

Kurucu mirası ortadan kaldırma ve “ömür boyu” iktidar beklentisi arasındaki örtüşme, iki yıllık uygulama ile doğrulandı. Eğer, “siyasal iktidarı seçim yoluyla değiştirme” ye yönelik her açıklama, “darbe çağrışımı” uyandırıyor ve hemen boğulmaya çalışılıyorsa, bunun başka bir anlamı olamaz.
Haliyle Kurucu iradeye dönüş yolunda demokratik mücadele, meşru ve her zamankinden daha gerekli. Bu bakımdan, 2020, 21. yyıl Türkiyesinin kaderini belirleyecek bir yıl.