• 29.04.2021 06:16
  • (219)

TÜBİTAK Yönetim Kurulu üyelerini, zamanın Başbakanı, yasa değişikliğiyle (2003) görevden alarak yerlerine yandaşlarını atadı.

ÖSYM Başkanlığı’na atanan (2011) Prof. A.D. bu göreve uzmanlık temelinde değil siyasal yandaşlık sonucu getirilmiş olmasını eleştirenlere, “Siyasal istikrarı bozarak darbe ortamını oluşturmak” suçlaması yapılıyordu.

Bunlar, 2000’li yıllardan sadece iki örnek. Yani, ‘AKP-Cemaat balayı’ döneminden…

“Balayı dönemi” tanığı olarak, 17-25 Aralık kapışması ve 15 Temmuz darbe girişimi sonrası, AKP-Cemaat arası safları değiştiren kişilerin durumu, bileşik kapları aratmıyordu.

Ya bugün? Mesela, ÖSYM ve TÜBİTAK operasyonunu canhıraş destekleyip, bu liyakat ve hukuk dışı uygulamaları eleştirenleri darbe ortamını oluşturmakla suçlayanlar, bugün de, Amiraller Bildirisi’ni ve muhalif söylemleri ifade özgürlüğü olarak görenleri darbe ortamını hazırlamakla suçluyor.

Özetle, iktidar ve yandaşlar aynı. TV ekranlarında, üniversitelerde ve kamu kurumlarında yerlerini koruyanların sayısı hayli kabarık. Gerçek yüzlerini, AKP-MHP ittifakı değil, çoğu zaman kendi faaliyetleri ortaya çıkarıyor.

DEMOKRATİK SİYASET ALANI DARALDIKÇA…

27 Nisan 2007 e-muhtırası mimarı Genel Kurmay Başkanı’nı ödüllendiren iktidar, 4 Nisan 2021 Amiraller Bildirisi rızacılarını değil sadece bunun, “İfade özgürlüğünün toplu kullanımı” olduğunu öne sürenleri, hatta bunları kınamayanları da darbecilikle suçlayarak yaptırım uyguladı.

128 milyar doların akıbetini soranlara karşı alınan polisiye tedbirlerin ötesinde, en üst amir konumundaki Cumhurbaşkanı, kendisine soru sormanın “milleti suçlamak” olduğunu söyleyebiliyor. Merkez Bankası Başkanı ise, 128 milyar sorgulamasının “Merkez Bankası’nı yıpratmak” anlamına geldiğini söylüyor.

Dahası, birkaç hafta önce, bir Saray görevlisi, çok maaşlı bir başka görevliyi savunmak için, şöyle dedi: “…Başkanını eleştirmek, Devlet’e hakarettir”.

Bürokrat, “Devlet benim” diyor. Cumhurbaşkanı, “millet benim” diyor. Merkez Bankası Başkanı ise, “kayıp paraların sorumlusu yöneticileri değil, Bankadır” demeye getiriyor.

DARBE ORTAMI VE DIŞ GÜÇLER

Bu söylemler doğrultusunda yürürlüğe konulan uygulamalar, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurumlar ve kişiler üstü kamu tüzel kişiliğini zedeliyor. Hesap verebilir yönetim kuralını 2017 değişikliği ile Anayasa’dan çıkaranlar, şimdi hesap vermek bir yana, soruya muhatap olmaktan bile rahatsızlık duyuyor. CHP ve HDP’li vekiller hakkında fezleke düzenlettiriyor, dokunulmazlıklarını kaldırmak ve vekilliklerini düşürmekle tehdit ediyor; onları dış güçler ile işbirliği yapmakla veya darbe ortamını hazırlamakla itham ediyor.

DÜNYEVİLİK VE BİLİMSELLİK

Demokratik siyasetle birlikte demokratik toplum alanı da daraltılıyor. Düşünce, toplanma ve örgütlenme özgürlükleri, demokratik toplumun temel taşlarıdır. Ne var ki, emekçilerin, gençlerin, köylülerin, sağlıkçıların, çevre ve doğa savunucularının haklı eylemleri şiddet yoluyla bastırıldığı gibi açıklamaları bile engelleniyor.

Sosyal devletin en az gereklerini bile yerine getirmeyen yönetimin en üst amiri, Covid-19 mücadelesinde yaşamını yitiren sağlıkçıları, peygamberin yanına gitmekle ödüllendiriyor!; maiyetindeki kişiler (kolluk) ise, sesini duyurmak isteyen hekimlere şiddet uyguluyor.

Bir Bakan, 23 Nisan törenlerini, çocukları ve dini istismar aracı yapıyor. Bir başka Bakan, fiili sokağa çıkma yasaklarını bile istismar edilerek, alkollü içecek yasağı koyuyor.

Demokrasiye yabancılaştıkça, düşünce özgürlüğü kapsamındaki eleştirel görüşler, dahası söylenmeyenler, niyet okuma yoluyla, “darbe tehdidi” algısına dönüştürülüyor.

Özet olarak; hukuk devleti ve sosyal devleti askıya alan “Parti başkanlığı yoluyla Devlet yönetimi”, bilim dışı söylem ve uygulamalarla toplum mühendisliği için Covid-19 fırsatçılığı yaparak “Sürekli darbe” ortamını yaratıyor. Darbe siyasetine karşı, dünyevilik ve bilimsellik, hukuk ve liyakat, demokratik cumhuriyetçilerin mücadelesi için eksen değer ve kavramlar olmalıdır.