Bir Yanım Su, Bir Yanım Ateş; Aç Bana Kucağını Bangladeş – 1

  • 15.12.2012 00:00

Dünyanın, özellikle de İslam dünyasının bugünkü durumu, ne yazık ki içler acısı. Ümmet coğrafyaları adetâ kan ağlıyor. Bu durumun tabiî ki 150 – 200 yıllık bir geçmişi var.

     Kimi İslam coğrafyaları iç savaşla boğuşuyor, kimi hâkim devletlerin zûlümleri altında inliyor, kimi de açlık, yoksulluk ve sefaletle boğuşuyor.

     Allâh-û Teâlâ nasib etti ve son üç yıl içerisinde, her sene bir coğrafya olmak üzere, İslam coğrafyalarının yaşadığı trajedilere yakından tanıklık etme, bir gazeteci olarak, bir yazar ve seyyâh olarak yerinden gözlemleme şansı buldum.

     2009 yılında siyonist İsrail rejimi Gazze’ye yönelik bir katliâm saldırısı başlattı. “Dökme Kurşun” adı verilen bu katliâmda çoğu çocuk olmak üzere binlerce Gazzeli katledildi. Gazze adetâ yerle bir edildi. Bir yıl sonra, 2010 yılında Gazze’ye doğru Mavi Marmara gemisi yola çıktı ve ben de o gemideydim. Filistin halkının 62 yıldır yaşadığı zûlmün ben de sadece 3 gününü, aynı o topraklarda yaşadım. İsrail askerlerinin kurşunlarına ve bombalarına hedef oldum, gözümün önünde arkadaşlarım öldürüldü, kucağımda Filistin için can veren insanlara gözyaşı döktüm, esir alındım, İsrail zindanlarında yattım.

     Bir yıl sonra, 2011 yılında, üstelik Ramazan ayı olan Ağustos ayında Somali topraklarında açlık ve kuraklık felâketi başgösterdi. Yüzbinlerce insan açlık felâketinden kaçarak komşu Kenya topraklarına hicret etti. Günlerce süren ve yaya olarak yapılan bu “Ölüm Yolculuğu”nda, üç – dört çocuğunu birden kaybeden aileler oldu, anne ve babasını kaybeden çocuklar oldu. Bu trajik ve yürek burkan hadiseden sadece üç ay sonra Somali mülteci kamplarına gittim. Kenya’nın kuzeydoğusunda, Somali sınırı yakınında bulunan, Somali’deki açlık ve kuıraklıktan kaçan Somalili mültecilerin kaldığı ve dünyanın en büyük mülteci kampı olan Dadaab Mülteci Kampı’na gittim. Dört gün boyunca kampta yatıp kalktım. Somalili mültecilerin 21 yıldır yaşadığı ve halen de yaşamaya devam ettiği mülteci hayatının sadece 4 gününü, aynı o mülteci kampında yaşadım.

     Bu sene, 2012’de ise, nasibimde bu sefer Arakan vardı. Haziran ayında Rohingya halkına yönelik saldırı ve katliâmlar yeniden başladı ve ben sadece dört ay sonra o topraklara gittim.

     Fakat bu seferki ziyaret, acı bir hatırâ bıraktı bende. Çünkü Arakan topraklarına ayak bastıktan sadece 24 saat sonra bu son katliâmlar başladı. Dolayısıyla onyıllardır, 1938’den beri, 1942’den beri, hususen de 1968 askerî darbesinden ve Myanmar’daki askerî rejimin 1982 yılında çıkarttığı “Yeni Vatandaşlık Yasası”ndan beri sistematik olarak gerçekleştirilen bu saldırı ve katliâmların sonuncusu, benim bizzat yaşadığım ve tanıklık ettiğim katliâm oldu.

     Bu son katliâmda,acımasızca katledilen insan sayısı 1640. Bunlardan 370 kişi boğazları kesilerek şehîd edilirken, 800 kişi evleri ateşe verilerek diri diri yakıldı, 400 kişi kurşunlanarak, 70 kişi de taşlanarak ve sopalarla dövülerek katledildi. Kurbanların büyük çoğunluğunu kadınlar ve çocuklar oluşturuyor. Yaralı sayısı ise 1000 civarında ve yarısından fazlasının durumu ağır.

     Toplam 33 köy ateşe verildi. Yakılan toplam arazi, 60 kilometrekarelik bir coğrafyaya tekabül ediyor. Yakılan ev sayısı 2920. Cayır cayır yakılan evlerde diri diri yanarak tümüyle yok olan onlarca değil yüzlerce aile var. Tümüyle yok olan aile sayısını tespit edebilmek imkânsız ancak 1640 mazlum şehîdin büyük çoğunluğunun evlerinde yakılarak öldürüldükleri ve onların da büyük çoğunluğunun kadın ve çocuk oldukları gerçeği, bu konuda bize bir fikir verebilir. Kurban Bayramı için “kurbanlık” olarak seçilen Müslüman Rohingya halkının okyanus yoluyla kaçmamaları için yakılan tekne sayısı 95.

     Binlerce Rohingya Müslüman canını kurtarmak için ülkeden kaçmaya çalıştı. 15 bin kişi sandallara binerek ölüm yolculuğuna çıktı. Katliamdan kaçan binlerce Arakanlı, Bangladeş hükümetinin de kabul etmemesi nedeniyle Hind Okyanusu üzerinde bulunan ve Bangladeş’e ait olan Narikel Cincira adlı adaya ulaşmaya çalıştı. Adanın Bengal yerli dilindeki ismi olan “Narikel Cincira”, bu dilde “Hindistancevizi Adası” anlamına geliyor. Sadece 8 km² büyüklüğündeki bu ada üzerinde 7 bin kişilik bir nüfûs yaşıyor. Bangladeş’e ait olan Narikel Cincira adası, Bangladeş sahillerine 9 mil, Myanmar sahillerine ise sadece 8 mil mesafede bulunuyor.

     Malezya’ya kaçmak için okyanus sularına açılan ve Rohingya Müslümanları’nı taşıyan bir tekne Hind Okyanusu üzerinde devrildi. Teknenin içinde 136 Rohingya Müslüman vardı; 130 kişi boğularak can verdi, sadece 6 kişi yüzerek kurtuldu.

     Arakan’daki son saldırı ve katliâmların izleri halen sürmekte olup, olaylar bugün itibariyle daha sona ermiş değildir.

* *

*

     Beni oraya gönderen, Almanya’nın Kuzey Ren Vestfalya (Nordrhein – Westfalen) eyaletinin Kolonya (Köln) şehrinde bulunan ve kısa adı WEFA olan “Weltweiter Einsatz für Arme” adlı insanî yardım kuruluşu. Kurumun Almanca olan ismini “Fâkirler İçin Dünya Çapında Girişim” şeklinde tercüme edebiliriz.

     Almanya’da bulunan WEFA adlı bir insanî yardım derneğinin gönüllüsüyüm. Arakan’a bu derneğin gönüllüsü olarak gittim. Almanya’nın Köln kentinde bulunan ve sadece insanî yardım alanında çalışma yürüten, hayır amaçlı kurulmuş bir dernek. Dünyanın diğer hiçbir ülkesindeki herhangi bir insanî yardım vakfıyla hiçbir organik bağı olmayan, tamamen bağımsız olarak kurulmuş ve bağımsız olarak çalışan bir dernek. Hayır faaliyetleri yürütüyor. Kurban kesimleri yapıyor, yoksullara, fakirlere yiyecek ve giyecek yardımları yapıyor, su kuyuları açıyor, yetim çocukların eğitim ve barınma ihtiyaçlarını karşılıyor. Dünyanın dört bir yanında böyle hayır çalışmaları yürüten, çok güzel işler yapan bir dernek.

     Dünyanın pekçok ülkesinde muhtaç durumdaki insanlara insanî yardım ulaştıran ve özellikle kurban bayramlarında bunu kurban eti kesimi ve dağıtımı şeklinde ifâ eden bir kuruluş olarak WEFA, bu yılki Kurban Bayramı’nda, beni Bangladeş ve Arakan’a gönderiyordu.

     Ülke ülke gezerek, şehir şehir yaşayarak, cilt cilt kaleme alarak, bölüm bölüm anlatarak ve paragraf paragraf okuyarak “geçmişten bugüne taşıdığımız” ve “bugünden başlayarak nesilden nesile aktarılacak olan”, kimi yerlerinde neş’elenip tebessüm ettiğimiz, kimi yerlerinde hüzünlenip içlendiğimiz, kimi yerlerinde öğrenip de hayret ettiğimiz, kimi yerlerinde okuduklarımız üzerinde düşünüp tefekkür ettiğimiz ve şu fanî ömrümüzde, son nefesimizi verip Râbbimiz’in huzuruna çıkarken “geride bıraktığımız bir eserimiz olsun” gayesiyle emek verdiğimiz “Seyahatname”mizin daha önceki ciltlerini takip etmiş olanlar, WEFA adlı kuruluşu çok yakından tanıyorlardır.

     Bundan iki yıl önceki Kurban Bayramı’nda yaptığım Arnavutluk ve Makedonya gezisini de aynı WEFA kanalıyla, aynı “WEFA Gönüllüsü” sıfatıyla ve aynı amaç ve hedefler uğruna yapmıştım ki, siz sevgili gönüldaşlarımız o Arnavutluk ve Makedonya gezisini “Balkanlar’ın En Kilitli Kapısından İçeri” adıyla, “Seyahatname”nin 5. cildi olarak okumuştunuz.

     Yine geçen seneki Kurban Bayramı’nda “dünyanın en büyük mülteci kampı olan” Dadaab Mülteci Kampı’na yaptığım Kenya gezisini de aynı şekilde WEFA kanalıyla gerçekleştirmiştim ki, siz sevgili gönüldaşlarımız o Kenya gezisini de “Masai Ülkesinde Mülteci Kamplarına Serdim Seccademi” adıyla, “Seyahatname”nin 7. cildi olarak halen okumaya devam ediyorsunuz. Zira şu ana kadar 35 bölümünü kaleme aldığımız Kenya Seyahatnamesi, henüz dahi tamamlanmış değildir.

     “Seyahatname”nin 6. cildi olan ve 7 günlük İran gezisini kaleme aldığımız “Yaseminler Gülümsüyordu Ellerimiz Kavuştuğunda” adlı geziyi de aynı şekilde şu ana kadar 35 bölümünü kaleme alabildik ve o da henüz bitmiş değildir; ilgiyle okumaya devam ediyorsunuz.

“Seyahatname”nin 8. cildi olarak okuyacağınız “Bir Yanım Su, Bir Yanım Ateş; Aç Bana Kucağını Bangladeş” adlı bu gezi de, 5. cilt olan Balkan gezisi ile 7. cilt olan Kenya gezisiyle aynı amaç ve felsefeye sahip bir gezi.

Bu benim WEFA adına yaptığım üçüncü gezim. Ancak diğer iki geziyi tek başıma yapmıştım. Bu seferki gezide ise üç kişiyiz. Benimle birlikte, Köln’den Kahramanmaraş – Göksunlu Mehmet Bakıcı kardeşim ve başkent Berlin’den Trabzon – Yomralı Mehmet Keskin ağabey olacak.

Bir Asya ülkesi olan Bangladeş’i ve bir “yitik ülke” olan Rohingya’yı kapsayan bu 7 günlük gezi, üç farklı ülkede bulunan dört farklı kuruluş tarafından organize ediliyor: Almanya’nın Köln şehrinde bulunan Weltweiter Einsatz für Arme (WEFA), İstanbul’da bulunan İnsan Hak ve Hürriyetleri (İHH) İnsanî Yardım Vakfı, Bangladeş’in başkenti Dakka’da bulunan Islamic Aid Bangladesh ve Bangladeş’in ikinci büyük şehri, kadim Arakan vilayetinin başkenti Chittagong’da bulunan DOST Welfare Foundation.

Toplam 7 günlük bu gezide ana hedef sadece Bangladeş ve Arakan; “yeryüzünün inci gerdanlığı” ve “dünya şehirlerinin kraliçesi” İstanbul ise sadece geçiş ve aktarma güzergâhı. İstanbul Havaalanı’nda gerek gidişte olsun gerek dönüşte, her ikisinde de birkaç saat bekledik.

Bangladeş ve Arakan topraklarında 7 gün kaldık. Bunun 1 gününü Bangledeş’in başkenti Dakka’da, 2 gününü Bangladeş’in ikinci büyük şehri, kadim Arakan vilayetinin başkenti Chittagong’da, 4 gününü de Chittagong’a bağlı bir ilçe olan ve Hind Okyanusu kıyısında bulunan Kaksa Bajar’da geçirdik.

Ancak biz Arakan topraklarına ayak bastıktan bir gün sonra, Myanmar Arakanı’nda katliâmlar başlayınca, bundan dolayı da Bangladeş Arakanı’nda da Bangladeş devleti “Olağanüstü Hal” ilan edince, bizim bu çalışmalarımız, ikinci plana düştü tabiî ki. Yüzlerce insanın diri diri yakılarak öldürüldüğü, yüzlerce insanın boğazlarının kesilerek vahşîce katledildiği, binlerce insanın sandallara binerek okyanus üzerinden komşu ülkelere kaçtığı bir ortamda, bizim “Kurban keseceğiz, su kuyuları açacağız, yetimhaneleri ziyaret edip çocukları sevindireceğiz”, bu tür çalışmalarımız ne yazık ki ikinci plana düştü. Çünkü katliâm var, insanlar öldürülüyor. Bunu dünyaya duyurmamız, başta Türkiye olmak üzere dünya kamuoyunu ayağa kaldırmamız lazım.

* *

*

Seyahâtname’lerimize genelde edebî isimler verip şiirsel başlıklar attığımız, siz sevgili gönüldaşlarımızın mâlumudur. Seyahatnâme’nin 8. cildi olarak okuyacağınız bu diziye “Bir Yanım Su, Bir Yanım Ateş; Aç Bana Kucağını Bangladeş” şeklinde dokunaklı bir başlık atmamız, elbette sebepsiz değildir.

Mazlum Rohingya halkının şu anda karşı karşıya bulunduğu trajediyi, sanırım tek cümleyle en güzel bu şekilde ifade edebiliriz...

“Bir Yanım Su, Bir Yanım Ateş;
Aç Bana Kucağını Bangladeş”

Irkçı – faşist Myanmar devleti ve fanatik Budist Raxine çeteleri tarafından evleri ateşe verilip çocuklarıyla birlikte diri diri yakılan Rohingyalar, hiçbir yere kaçamıyorlar. Çünkü Hind Okyanusu kıyısındalar ve diğer taraf okyanus suları. Nasıl kaçacaklar? Dursalar ateşte yakılacaklar, kaçsalar suda boğulacaklar. Kaçıp canlarını kurtarabilecekleri tek çıkış kapısı, Bangladeş. Bangladeş devleti ise, çeşitli gerekçelerle (hepsini işleyeceğiz) sınırı kapatıyor ve mülteci akınını durdurmaya çalışıyor.

Asya kıt’âsının güney sahillerinin tam ortasında yer alan ve oldukça stratejik bir konuma sahip Arakan coğrafyası, iklimi, bitki örtüsü ve doğal güzellikleri ile âdeta yeşil ile mavinin buluştuğu bir “yeryüzü cenneti”. Ancak Müslüman Rohingya halkı, bu cennetin içinde cehennemi yaşıyor. Diri diri yakılıyorlar. Hind Okyanusu kıyısında yaşadıkları için, kaçacak hiçbir yerleri de yok. Böyle bir durum.

Rohingya halkı, “Ateş” ile “Su” arasında kalmış durumda. O taraftan evleri ateşe verilip diri diri yakılıyorlar, bu taraftan da 6 kişilik sandallara 30 kişi birden binerek okyanus üzerinden kaçmaya çalışırken sandalları devriliyor veya batıyor, toplu halde boğularak can veriyorlar.

Rohingyalar, “Ateş” ile “Su” arasında tercih yapmak zorundadırlar. Ya ateşte diri diri yanarak can verecekler, ya da okyanus sularında boğularak. İki ölümden birini tercih etmek zorundadır, Rohingyalar: “Ateş” veya “Su”... Rohingyalar için üçüncü bir seçenek yoktur. Hele hele “hayatta kalmak” diye bir şans, hiç yoktur.

İşte bu sebepten dolayı, şu anda “Giriş” bölümünü okumakta olduğunuz Rohingya Seyahâtnâmesi'ne bu ismi vermeyi uygun görük. Ki hiç kuşkusuz, durumu en özlü bir şekilde özetleyen bir ifade, attığımız başlık:

“Bir Yanım Su, Bir Yanım Ateş;
Aç Bana Kucağını Bangladeş”

* *

*

20. – 21. yy siyasî arenasında “bağımsızlığını kazanamamış ülkelerden biri” olan, “yitik ülke” ve “kayıp coğrafya” olarak nitelenebilecek Arakan, bugünkü siyasî ve idarî haritada Myanmar (Burma) Birliği Cumhuriyeti, Bangladeş Halk Cumhuriyeti ve Hindistan Cumhuriyeti arasında üçe bölünmüş bir ülkedir.

Kadim Arakan topraklarının bugün doğu ve güney kesimi Myanmar (Burma), kuzeybatı kesimi Bangladeş, kuzey kesimi de Hindistan egemenliği altındadır. Arakan’ın batısı ise boydan boya Hind Okyanusu kıyılarıdır. Hind Okyanusu’nun uzantısı olan Bengal Körfezi kıyısındadır.

Hicaz (Mekke ve Medine) bölgesine ve Ortadoğu coğrafyasına oldukça uzak olmasına rağmen Arakan topraklarının “İslamlaşması”, çok erken tarihlerde, 8. yy’da başlar. Arakanlılar, 8. yy’da Müslüman olmuş bir halktır. Başka bir ifadeyle, İslam’ın doğduğu topraklara kendilerinden daha yakın olan halklardan bile daha erken bir tarihte İslam’la tanışmışlardır.

Arakan coğrafyasına yerli orijinal dilde “Rohingya”, Arakan halkına da “Rohingya halkı” denir. Buradaki Budist halk ise “Raxine” olarak adlandırılır. “Rohingya” ve “Raxine”, sadece etnik değil, aynı zamanda dînî bir ayrışmayı ifade eder. “Rohingya” denildiğinde Müslümanlar, “Raxine” denildiğinde Budistler kastedilir.

Rohingyalar, “devletsiz bir kavim”dir. Rohingyalar’ın bugünkü toplam nüfûsu 2, 5 milyon olarak ifade edilmektedir. Bu nüfûsun 1 milyonu Myanmar (Burma)’da, 700 bini Bangladeş’te, 500 bini Suudî Arabistan’da, 200 bini Pakistan’da, 111 bini Tayland’da, 30 bini Hindistan’da, 24 bini de Malezya’da yaşamaktadır.

Dünyanın en mazlum ve en temel insanî haklardan mahrum etnik topluluğundan biri olan Rohingyalar’ın Myanmar (Burma) egemenliği altında yaşayan 1 milyonluk nüfûsu “vatandaşlık” hakkına bile sahip değilken, Myanmar (Burma) dışında yaşayan diğer 1, 5 milyonluk nüfûsun büyük çoğunluğu da “mülteci” statüsündedir ve bunların dahi büyük çoğunluğu “kayıtsız mülteci” olduklarından bulundukları ülkelerde “kaçak” olarak kalmaktadırlar. Rohingyalar’dan bahsederken, nüfûsu 2, 5 milyonun üzerinde olan bir etnik topluluktan bahsettiğimizi ve fakat gerek kendi öz topraklarında kalanlar ve gerekse başka topraklara hicret etmiş olanlar olsun, neredeyse tamamına yakınının kimliksiz, statüsüz yaşayan ve eğitim, seyahat ve mülk edinme gibi en temel insanî haklardan bile mahrum olan bir etnik topluluktan bahsettiğimizi hatırdan çıkarmamamız gerekiyor. Rogingyalar için, “dünyanın en mazlum milletinden biri” nitelemesinde rahatlıkla bulunulabilir.

Hind – Avrupa dil ailesine ait ve Kürtçe’ye oldukça benzeyen Rohingya Dili’ni konuşan ve Sünnî Müslüman olan Rohingyalar, Birleşmiş Milletler (BM) tarafından da resmî olarak “dünyanın en çok zûlüm gören halkı” ilan edilmiştir. Ki bu, yüzde yüz doğru bir tespittir. Zirâ Rohingyalar’ın günümüzde karşı karşıya olduğu mezalimin dünyada eşi ve benzeri yoktur.

Rohingyalar, tıpkı bundan 500 yıl önce Yeni Dünya’da Kızılderililer’in karşı karşıya olduğu soykırıma benzer bir soykırımla karşı karşıyadırlar.

* *

*

“Bir Yanım Su, Bir Yanım Ateş; Aç Bana Kucağını Bangladeş” adıyla okuyacağınız bu cilt, elbette ki hem “yapılan iş” hem de “yapılan gezi” bakımından oldukça önemli.

“Yapılan iş” bakımından yukarıda ayrıntılı bir şekilde anlattım.

“Yapılan gezi” bakımından da anlatmaya gerek var mı, bilmiyorum. Asya’nın tam ortasındaki Bangladeş ve Arakan (Rohingya), başlıbaşına gizemli topraklar; daha ne olsun? Bundan ötesi var mı?

2006 yılında Pakistan’a yaptığım geziden 6 yıl sonra, O’ndan kopup bağımsızlığını kazanan Bangladeş gezisine çıkıyorum.

“Sadece gezi yönüyle bakıldığında” bile, bu seferki gezinin benim açımdan çok farklı, ayırt edici ve kendine özgü özellikleri var:

Birincisi; şu ana kadar Doğu tarafından dünyadaki en uzak yere gitmiş olacağım. Şimdiye kadar Doğu tarafında en uzak gittiğim yer, Pakistan’ın Keşmir bölgesiydi. Doğu tarafından mesafeyi epey bir uzatıyorum böylece.

İkincisi; hayatımda ilk defa okyanus göreceğim. Hind Okyanusu, benim sularını ilk gördüğüm umman olacak.

Üçüncüsü; sadece yeni bir ülke görmekle kalmayacak, bütün şiirlerimde “yitik ülkeleri” anlatan, kaleme aldığım tüm şiirlerde “kayıp coğrafyaları” işleyen, şiir kitabıma da “yitik ülke” anlamında “Gülistan” ismini vermiş bir şâir olarak, yeni bir “yitik ülke” göreceğim: Rohingya.

Bu üç “yenilik” içinde en önemlisi, bu üçüncüsü.

 

Gezeceğim topraklar olan Bangladeş ve Rohingya’nın ise – benim ilgimi cezbeden yönleriyle – ilginç olan “kendine özgü” özellikleri şunlar:

Birincisi; Bangladeş sadece 41 yaşında, gencecik bir ülke. 1971 yılında bağımsızlığını kazanmış, yeni bir devlet.

İkincisi; Asya’nın o bölgesindeki tüm devletler, Bangladeş’in etrafındaki ve o coğrafyalardaki bütün ülkeler, hiç istisnasız hepsi çok dînli, çok mezhepli, çok ırklı, çok etnisiteli ve çok dilli ülkeler olmasına karşın, bunun o bölgedeki tek istisnasının Bangladeş olmasıdır. Etrafındaki bütün ülkelerin bu multikültürel demografyasına karşın Bangladeş, tam aksine tek dînli, tek mezhepli, tek ırklı, tek etnisiteli ve tek dilli bir ülkedir. Ülke nüfûsunun tamamına yakını aynı kavimdendir, aynı etnik kökenden gelir ve aynı dili konuşur. Ayrıca aynı dîn ve mezhebin mensubudur.

Üçüncüsü; Bangladeş ve Rohingya (Arakan) topraklarının 8. yy’da o topraklara giden Kürt tüccarlar tarafından Müslümanlaştırılmış olmasıdır. “Rohingya” ismi de o topraklara bu Kürt teblîğcilerin verdiği öz be öz Kürtçe bir isimdir ve “Güneşin Doğduğu Ülke” demektir. “En doğudaki Kürdistan” anlamında bu isim verilmiştir. Müslüman bir Kürt olarak elbette bu tarihî vakıânın benim için kelimelerle anlatılamayacak kadar büyük anlamı vardır.

Dördüncüsü ise; ekolojiye, doğaya ve en çok da nehirlere, ırmaklara, akarsulara âşık bir insan olarak, beni en çok cezbeden özelliklerden biri de, Bangladeş’in adetâ bir “nehirler ülkesi” olmasıdır. O topraklardaki nehirler, bizim İstanbul Boğazı kadar, hatta bazıları O’ndan da daha geniştir. O coğrafyada bir akarsuyun kıyısına geldiğinizde, kendinizi sanki bir denizin kıyısında hissedersiniz. Irmaklar o kadar ki geniştirler. Suları boldur.

Bugüne kadar 25 ülke gezmiş bir seyyâh olarak, şu ana kadar yeryüzünde gördüğüm en güzel toprakların da Rohingya olduğunu, ayrıca belirtmek istiyorum.

Rohingya, gerçekten bir “yeryüzü cenneti”...

Fakat bu “cennet”in içinde ne yazık ki “cehennem”i yaşıyor, Rohingyalar.

* *

*

22 – 30 Ekim 2012 tarihleri arasında gerçekleştirdiğimiz 7 günlük Merkezî Asya gezisini anlatan “Bir Yanım Su, Bir Yanım Ateş; Aç Bana Kucağını Bangladeş” adlı bu yeni seyahat dosyamızda, sizlere Bangladeş ve Rohingya topraklarını gezdirecek, “dünyanın en mazlum milleti” olan Rohingya halkının trajedini anlatacağız. Sizlerle aynı kaygılara ve ortak geçmişe sahip oldukları halde, sizden kopartılan, uzaklaştırılan o coğrafyaların, o güzelim toprakların kokusunu sunacağız sizlere.

Öz kardeşleriniz oldukları halde biribirinize yabancılaştırıldığınız, biribirinizi artık hiç tanımadığınız ve anlamadığınız o güzel insanları, Rohingya’nın o insan canlısı, dost canlısı, kardeşlik canlısı insanlarını, o sıcak ve sevecen, en hafif sevinçleri ve en ufak gülümsemeleri dünyaya bedel olan güzel insanlarını evlerinizin içine kadar getirmek arzusundayız.

Bangladeş’te yaşayan Bengal kardeşleriniz Jamuna Nehri kıyısında topladıkları çiçeklerle, Arakan’da yaşayan Rohingya kardeşleriniz de Hind Okyanusu kıyısında sizler için topladıkları çiçeklerle, evlerinize misafir olmak istiyorlar.

Misafirlere kapınız açık mı?

[email protected]

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Resmi İlanlar