Arap Baharının İki Sayfası

  • 24.12.2012 00:00

 2010 sonu ile 2011 yılı başında, tam olarak 18 Aralık 2010 günü Tunus’ta başlayan, daha sonra Mısır’la devam edip tüm Mağrîb ve Ortadoğu ülkelerine sıçrayan ve “Yasemin Devrimi”olarak isimlendirilen, günümüzde ise “Arap Baharı” olarak nitelenen hâdiseler, iki yılını doldurdu.

     Halk ayaklanmaları ilk olarak Tunus’ta başlayıp Mısır ve Libya ile devam ettiğinde, bu ülkelerin, yani Mağrîb olarak adlandırılan bu coğrafyanın sembolü yasemin çiçeği olduğu ve bu çiçek bu topraklarda bolca yetiştiği için “Yasemin Devrimleri” adı konulmuştu; ancak daha sonra tüm Arap ülkelerini etkisi altına alınca – biraz da Çekoslovakya’da aynı şekilde yılın ilk günlerinde başlayan 1968 tarihindeki “Prag Baharı”na benzetilerek – “Arap Baharı”denmeye başlandı.   

     “Arap Baharı”, hemen hemen tüm Arap ülkelerinde az çok etkisini hissettirdi ancak en çok da Tunus, Mısır, Libya, Yemen, Suriye ve Bahreyn’de etkisini gösterdi.

     Ancak “domino etkisi” gibi yayılan bu hâdiseler, adı geçen bu ülkelerin hepsi için “bahar” olamadı. Devrimlerin başladığı yerler olan Tunus ve Mısır, gerçek anlamda “bahar” ve “kurtuluş” yaşarken, Libya, Yemen, Suriye ve Bahreyn için tam bir “cehennem” oldu, ne yazık ki. Bunlardan Yemen, Suriye ve Bahreyn, bu ateşte yanmaya devam ediyorlar.

     Tunus ve Mısır için “bahar” olan “Yasemin Devrimleri”nin Yemen, Suriye ve Bahreyn için “cehennem” olmasının biri “küresel” biri de “yerel” olmak üzere iki temel sebebi vardır. Vesadece bu iki temel sebebi vardır.

     Burada en önemli “kırılma noktası”, Libya’dır. Libya’da yaşanan tecrübedir.

     Eğer tüm bu ülkelerdeki halk hareketlerinin ve yaşanan olayların tamamını tek bir sayfada okumaya çalışırsak – ki mâlesef Türkiye’de yapılan budur – süreci eksik ve tek taraflı okumuş oluruz. Yapılması gereken, süreci “Libya’dan Önce” ve “Libya’dan Sonra” olmak üzere iki ayrı sayfada okumaktır.

     Libya, bu sürecin “kırılma noktası” olmuştur.

     Önce, “Libya’dan Önce” sayfasını okuyalım. Yani Tunus ve Mısır’ı:

     - Tunus ve Mısır’daki halk hareketleri, çok kısa sürede başarıya ulaştılar. Çünkü mevcut rejim ve diktatörler (Tunus diktatörü Zeyn’el- Âbidîn bin Ali ve Mısır diktatörü Mûhâmmed Hûsnî el- Seyyîd Mûbarek), bu sosyolojik devinime karşı direnç göstermediler. Hemen teslim oldular ve yenilgiyi kabul ettiler. (YEREL OLGU)

     - Tunus ve Mısır’daki halk hareketleri ve devrimleri olduğunda, emperyalist devletler ve küresel güç odakları henüz sürece dahil olmamışlardı. Özgürlük ve kurtuluş için, izzetli ve onurlu bir hayat için ayağa kalkan mazlum halklar, başlarındaki diktatörlük düzenini sadece sloganlarla, gösterilerle devirdiler. Tek kurşun bile sıkmadan! Bir kişinin bile canına kıymadan! Üstelik, hiçbir dış destek almadan. (KÜRESEL OLGU)

     Ancak bu halk devrimlerinin 3. ülkesi olan Libya ile birlikte, bu her iki durum da, hem de yüzseksen derece değişti:

     - Libya diktatörü Muammer Mûhâmmed Ebû Minyar el- Qaddafî, Tunus ve Mısır diktatörleri gibi ödlek çıkmadı, korkak davranmadı ve özgürlükleri için ayağa kalkmış mazlum halk kitlelerine teslim olmadı. Direndi. Binlerce insanı katletme pahasına direndi; iktidarını korumak için gözünü kırpmadan insanları öldürdü. Direndikçe daha çok öldürdü; öldürdükçe de yıkılışını geciktirdi. Qaddafî’nin bu cesareti ve direndikçe iktidarının bir türlü yıkılmayışı, bu halk hareketlerinin sonradan sıçrayacağı diğer Arap ülkerindeki diktatörlere de cesaret verdi; “Demek direnirsek bize galebe çalamazlar” düşüncesinin oluşmasına yol açtı. (YEREL KIRILMA)

     - Libya ile birlikte, dünyanın şeytanî güçleri olan emperyalist devletler ve küresel güç odakları da sürece dahil oldu. NATO, ABD, AB, Fransa, İngiltere, İtalya ve bu emperyalist güçlerin bölgedeki jandarmaları olan Türkiye, Arap Birliği, Suudî Arabistan, Katar, hepsi de aynı anda, aynı amaçla ve aynı çatı altında sürece dahil oldular. Libya’nın başına musallat olmuş bir “yerel şer kuvveti” olan Mûammer Qaddafî diktatörlüğü, dünyanın başına bela olmuş bu “küresel şer kuvveti”nin direk müdahalesiyle ve onlar tarafından, hem de Libya şehirleri bombalanarak, şehirlerin ve insanların üzerine bombalar yağdırılarak ortadan kaldırıldı. Bu noktadan itibaren artık “Arap Baharı”, emperyalist güçlerin direk işin içinde olduğu bir sürece doğru evrildi. (KÜRESEL KIRILMA)

     Libya, bu sürecin “kırılma noktası”dır.

     Tunus ve Mısır için “bahar” olan “Yasemin Devrimleri”nin Yemen, Suriye ve Bahreyn için “cehennem” olmasının biri “yerel” biri de “küresel” olmak üzere iki temel sebebi budur. Vesadece bu iki temel sebebi vardır.

     Üçüncü bir sebebi yoktur. Hele hele “mezhep” veya “etnisite” olgusuyla hiçbir ilgisi yoktur.Olayları “mezhepçilik” veya başka dar bakış açısıyla değerlendirenler, kendi sığ düşüncelerini ortaya koyuyorlar ve ilkel komünal zihin yapılarını ifşâ ediyorlar yalnızca.

     Tunus ve Mısır’da sadece özgürlük isteyen halk ve başlarındaki diktatörler vardı. Halk haklı, rejimler ise haksızdı. Sürecin üçüncü bir tarafı yoktu!

     Tunus ve Mısır devrimleri için öncelikle ilk söylenmesi gereken, bunların hiçbir şaibe ve endişeye mahal bırakmayacak şekilde tertemiz devrimler olmasıdır.

     Tunus ve Mısır devrimleri neden tertemizdirler?

     İki sebepten dolayı tertemiz devrimlerdirler:

     Birincisi; Tunus ve Mısır devrimleri hiçbir dış destek almadan, emperyalist güçlerden ve başka bölge devletlerinden yardım almadan gerçekleştirilen, tamamen halkın kendi özgücüyle gerçekleştirdiği devrimlerdir.

     İkincisi; Tunus ve Mısır devrimlerini gerçekleştiren kitleler, zafere ulaşıp başlarındaki diktatörlük rejimlerini devirene kadar hiçbir şiddet ve terör olayına karışmamış, kimseye tek kurşun dahi sıkmamış, bir tane insanı bile öldürmemiştir.

     İşte bu yüzden Tunus ve Mısır devrimleri tertemizdirler. Tunus Yasemin Devrimi ve Mısır Yasemin Devrimi, kimseye tek kurşun bile sıkmadan, masum insanları öldürmeden, cinayet ve terör yoluna başvurmadan, tamamen halkın meydanlara çıkıp protesto gösterileri düzenlemesiyle, sadece sloganlarla gerçekleştirilen bir devrim olduğu için, ayrıca hiçbir emperyalist güçten ya da başka bölge devletlerinden yardım almadan, halkın sadece kendi özgücüyle gerçekleştirdiği devrimler olduğu için, tertemiz devrimlerdirler.

     “Libya kırılması” sonrası ise durum tamamen değişmiştir. Yemen, Suriye ve Bahreyn süreci ile Tunus ve Mısır süreci arasında hiçbir değişime uğramayan ve halen aynı şekilde kalan sadece bir şey vardır ki, o da özgürlük isteyen, daha onurlu ve izzetli bir hayat arzusunda olan halkın aynı şekilde haklı olması ve bu haklılığını ilk günkü gibi korumasıdır.

     Ancak, sadece haklı olan halklar ile haksız olan diktatörler yok artık sahnede. Dünyanın tüm güç dengeleri sürecin bizzat içindedir. Hem de askerî ve lojistik yardımıyla, silâhlarıyla birlikte.

     Yıllardır konuşulan ama bir türlü gelmeyen “üçüncü dünya savaşı”, bugün itibariyle özellikle Suriye özelinde “lokal bir şekilde” cereyan etmektedir. Bir bakıma, bir “prova” veya “ön hazırlık” gibi.

     Bu “minyatür dünya savaşı”nın iki cephesi vardır: Batı ve Doğu cephesi...

     “Batı Cephesi”ndeki aktörler ABD, NATO, AB, İngiltere, Fransa, İspanya, İtalya, Türkiye, Arap Birliği, Suudî Arabistan ve Katar, “Doğu Cephesi”ndeki aktörler ise Rusya, Çin, İran ve Irak’tır.

     Burada asıl dikkatlerden kaçan ama kaçırılmaması gereken en en en en en ilginç nokta ise, siyonist İsrail devletinin bu süreç ve cepheleşme karşısında ilgisiz ve kayıtsız kalma veya öyleymiş gibi yansıtma başarısını ve becerisini bugüne dek gösterebilmiş olmasıdır. Her ne kadar, özellikle Suriye özelinde, gerek rejime destek verenler tarafından olsun, gerekse silâhlı muhalif kanada destek verenler tarafından olsun, İsrail adına çeşitli iddiâlar ve ithamlar ortaya atılıyorsa da, bunların geneli İsrailli herhangi bir yetkilinin veya gazetecinin, siyasalbilimcinin kişisel kanaat ve düşüncelerinden öteye geçmemektedir.

     Suriye için konuşursak; bu ülkede yaşanacak herhangi bir değişim en başta ama en başta İsrail’i etkileyecektir. Halihazırda yaşanan hadiselerden ilk olarak etkilenecek olan devlet, İsrail’dir. Böyle olduğu halde, dünyadaki neredeyse tüm devletler ve küresel / bölgesel güç odakları Suriye konusunda direk müdahilken, hem de askerî, parasal ve lojistik olarak saklamaya bile gerek duymadan direk müdahilken, ABD, İngiltere, Fransa, Türkiye, Suudî Arabistan, Katar, Rusya, Çin, İran, Irak, hatta sadece devletler de değil, örgütler dahi, HaMaS, Hizbullâh, İhvan-ı Müslimîn ve hatta PKK bile, bütün bu devletlerin ve örgütlerin tamamı Suriye konusunda direk müdahilken ve hepsi de tevile bile gerek olmayacak bir açıklıkla taraflarını net olarak seçmişken, oradaki bir değişim veya müdahaleden ilk etkilenecek olan İsrail’in sanki olaylara karşı tamamen ilgisiz kalıyormuş gibi durması, aradan iki yıl geçmesine rağmen hiçbir şekilde tarafını net olarak belirlememiş olması, çoook ama çok garip bir durumdur bence.

     İsrail’in Suriye olaylarında adının geçmesi, sadece başkalarının İsrail adına ortaya attığı iddiâ ve ithamlar sebebiyle olmaktadır veya İsrail’deki herhangi bir stratejistin kalkıp kişisel düşüncelerini medyaya açıklamasından öteye geçmemektedir.

[email protected]


Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Resmi İlanlar