• 8.02.2021 00:00

  Bir zamanlar demokrasi kahramanıydı. İktidara gelince soykırıma sessiz kaldı. Yetmedi, soykırım yapan ordusunun adeta ‘avukatlığını’ yaptı Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde.

Birkaç gün önce, soykırımını bile savunduğu ordu tarafından bir darbeyle devrildi. Ev hapsine atıldı. 

Myanmar’ın lideri Aung San Suu Çii’den bahsediyoruz. 

15 yıl ev hapsinde kaldı. Bütün dünyada demokrasi, hak ve özgürlük mücadelesinin bayrak isimlerinden birisiydi. Yıllarca askeri rejime karşı mücadele yürüten bir direnişçi, insan hakları eylemcisi, demokrasi savunucusu, askeri rejimin amansız muhalifi… Sergilediği ‘barışçıl direnç’le 1991’de Nobel Barış Ödülü’ne layık görüldü. Adı, bir zamanlar Nelson Mandela ile birlikte anılan, küresel demokrasi hareketinin ‘umut ışığı’… 

Bu ışık nasıl söndü?

2010’da ev hapsinden çıkarılan Suu Çii siyasal mücadelesine devam etti. Partisi 2015 seçimlerini açık ara kazanarak büyük bir seçim başarısı elde etmiş, parlamentoda rahat bir çoğunluğa erişmişti. Myanmar’da ilk defa sivil bir parti seçimler yoluyla iktidara geliyordu. Eşinin ve çocuklarının İngiliz vatandaşı olmasından dolayı Myanmar yasaları gereği devlet başkanı olamadı. Devlet konseyi başkanı ve dışişleri bakanı görevlerini üstlendi. Aslında ülkenin fiili devlet başkanı, sorumlu siyasal lideriydi. 

Ama, liderliğini yaptığı ülkede 2008 anayasası ve 2011 reformlarıyla ‘tuhaf’ bir ‘model’ kurulmuştu ve Suu Çii bu ‘demokrasi modeli’ne meşruiyet sağlayan bir işlev görmeye razı olmuştu. 

Myanmar, bağımsızlığını kazandığı 1948’den sonra büyük ölçüde ordu tarafından yönetilmişti. Denetleyen/gözeten değil, doğrudan yöneten bir ordu. Ülkenin her alanına egemenliğini yaymış, ağını kurmuştu yıllar içinde. Siyasal partisi de vardı, şirketleri de. İktidarı da ordu dağıtıyordu, kaynakları da. 2011 yılına gelindiğinde bizdeki ‘post-modern darbe’ benzeri ‘hibrid’ bir askeri rejime geçmek istediler. Toplum içinde bir destek yaratan, kaynakları ve iktidarı kontrol etmekle birlikte ‘demokrasi paravanı’nın arkasında ‘meşruiyet’ üreten bir rejim. ‘Disiplin geliştiren demokrasi’ dediler adına.

Yaptıkları anayasada ordu, meclis denetiminin de yargı denetiminin de dışında bırakıldı. Sistem üzerinde tam bir egemenlikleri vardı, herkesin ve her şeyin üstündeydiler. 2015’de ‘sözde demokrasi’ye geçişten sonra bile bu değişmedi. Parlamentonun yüzde 25’i orduya tahsis edilmiş, içişleri, savunma ve sınırişleri bakanlıkları orduya verilmişti. Anayasal hükümlerdi bunlar. Üstelik bu anayasanın değiştirilmesi için mecliste yüzde75’lik bir çoğunluk gerekiyordu. Yani ordu istemeden bir anayasa değişikliği yapmak mümkün değildi. Dahası, anayasa zaten orduya istediği zaman yönetimi doğrudan ele alma yetkisi veriyordu. Bizim ‘vesayet rejimi’nin epeyce ileri bir versiyonunu ‘disiplin geliştiren demokrasi’ içine monte etmişlerdi. 

Suu Çii, generallerle böyle bir rejimde iş tutmaya razı oldu. Uzlaşmak adına demokrasinin ordu tarafından bir ‘paravan’ olarak kullanılmasına ‘Evet’ dedi. Demokrasinin azının olmadığını anlamadı. Oysa ya vardır demokrasi ya yoktur. Ya ‘halk’ egemendir ya da bir ‘grup’, ‘zümre’ veya ‘parti.’ Demokrasinin ‘azı’, veya, bazı siyaset bilimcilerin sınıflamalarında gördüğümüz, ‘arızalı’sı olmaz. Demokrasinin esaslarında ‘arıza’ varsa, zaten o demokrasi değildir. Yoksa, Myanmar’daki gibi bir rejim çıkar karşınıza: demokrasi ‘kılığına’ bürünmüş bir askeri diktatörlük. İstediğinde de kılığını değiştirir, gömlek çıkarır gibi.

İşte bu ordu, Suu Çii’yi darbeyle yeniden ev hapsine göndermeden önce Arakan’da soykırım suçuna da ortak etti hem de iktidara gelir gelmez. 2016’da başladı sistematik saldırılar. Müslüman azınlık, ordu ve Budist çetelerin saldırısına uğradı. Evler yakıldı, işkenceler yapıldı, kadınlara tecavüz edildi. Yaklaşık 750 bin kişi ülkesinden göç etmek zorunda kaldı. Katliam ve etnik temizlik sürerken Suu Çii olayları Budistler ile Müslümanlar arasında yaşanan bir ‘etnik çatışma’ olarak nitelemekle yetindi.

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi’nin görevlendirdiği bir özel heyet hazırladığı raporda Arakan’da rejimin ‘soykırım’ yaptığını ilan etti. Şu anki darbenin lideri genelkurmay başkanı ve diğer üst düzey generallerin Uluslararası Ceza Mahkemesi’inde yargılanması istendi. İslam İşbirliği Örgütü adına Gambia’nın yaptığı başvuruyla da mahkeme yargılamaya başladı.

Yıllarca ordunun esiri olan Suu Çii kalktı Lahey’e gitti ve Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde orduyu savundu. Soykırım, etnik temizlik, savaş suçu, insanlığa karşı suç değil, sadece bir ‘kriz’ vardı ortada. Ordunun desteğini korumak adına soykırımı savundu Nobel Barış Ödülü sahibi. 

Dünya şaşkındı. Suu Çii, ‘evrensel değerler’i savunanların evreninde ‘demokrasi kahramanı’ olmaktan çıkıp modern Myanmar ordusunu kuran babasının çizgisine dönmüştü. Bu ‘dönüş,’ Myanmar’da hiç sorun yaratmadı, hatta Suu Çii’nin popülaritesini artırdı.

Kasım 2020’de yapılan seçimlerde lideri olduğu Ulusal Demokrasi Birliği yine büyük bir başarı gösterdi, açık ara meclis çoğunluğuna ulaştı. Bu sonuç Genelkurmay Başkanı Min Aung Hlaing başta olmak üzere ordu içindeki generalleri tedirgin etti. Belki de 2015’den bu yana ‘demokrasi paravanı’nın arkasına saklanmaktan sıkılmışlardı, yeniden doğrudan yönetmek istediler ülkeyi. Trumpvari bir şekilde seçimlerde usulsüzlük yapıldığını iddia edip sonuçları tanımadıklarını açıkladılar. Meclis’in açılmasına fırsat vermeden siyasete el koydular. 

Şimdi, Suu Çii’yi ‘izinsiz telsiz’ bulundurmakla suçluyorlar. Komik geliyor kulağa değil mi? Ama değil, gücü ellerine geçirenler istediklerini, istedikleri biçimde ve istedikleri suçla suçlayabileceklerini göstermiş oluyorlar böylece. Koca bir ülkeyi yöneten siyasal lider evindeki telsizden dolayı darbeye maruz kalıyor ve ev hapsine alınabiliyorsa sıradan insanların başına neler gelebilir?

Sonuçta, Suu Çii’nin bir ‘insan hakları savunucusu’ değil askerle işbirliği yapıp soykırımı gizlemeye çalışan bir ‘politikacı’ olduğu anlaşıldı. Yine de halkın oylarıyla seçilen bir lider. Myanmar anayasası ne derse desin ‘evrensel demokratik değerler’ darbeyi ‘normal’ görmez, göremez. Dolayısıyla, Suu Çii’nin, soykırım suçlarını gizlemeye çalıştığı askerler tarafından ev hapsine alınması kabul edilemez. Bunu söyleyenler, darbeyi kınayanlar, Suu Çii’nin serbest bırakılmasını, seçim sonuçlarının tanınmasını isteyenler, dün olduğu gibi bugün de ‘dünya demokratları.’ Mazlumken zalim olanlar yeniden mazlum duruma düştüğünde haklarını yine de savunan ‘vicdanlı demokratlar’ var dünyada. 

Son yıllarda bizim de yönümüzü döndüğümüz Rusya ve Çin gibi ülkeler ise BM Güvenlik Konseyi’nin darbeyi kınama kararını bile ‘veto’ etmekle meşgul.

Acaba, Arakanlı müslümanlar ne diyor bu işe?