• 11.04.2021 09:46
  • (318)

Muhafazakar kitleler, kısa bir molanın ardından tarihsel ‘normal’lerine geri döndü. 

Otoriter devlete övgü, hayali bir Osmanlı yüceltmesi, dini referanslarla meşrulaştırılan lidere itaat, Batı karşıtlığı, yenilikten ve değişimden korku, kadını toplumsaldan dışlama… Muhafazakarlığın alamet-i farikaları.

Devlete sahip olduktan sonra ne demokrasi gerekir memlekete ne hukuk

Muhafazakarlığın özellikleri arasında devletin kurumlarını, kurallarını, en başında da anayasasını ‘muhafaza’ etmek gibi bir kaygı yok. Bu toprakların muhafazakarlığı öyle ‘kitaba’ uygun bir tür değil. Çok sevdikleri bir ifadeyle ‘bize özgü’ bir ‘şey.’ Kökleri geçmişe dayanan kurum ve kurallar, anayasa, toplumsal uzlaşı ve geleneğin savunusu pek umurlarında değil.

‘Kişiselleşmiş iktidar/devlet’ fikrine itiraza dayanan ‘klasik muhafazakarlık’ bu topraklara uymaz. Bizimkiler, devlet deyince ‘kişi’yi anlar, sultan veya başkan, fark etmez. Dolayısıyla soyut, herkese ait, herkesi eşit gören bir devlet anlayışları da yoktur. Devlet, ‘sultanın veya başkanın iradesi’dir sadece. ‘Devletleşmiş kişi/kişileşmiş devlet’ ayakta kaldığı sürece kurumların veya kuralların teker teker yıkılması onların muhafazakarlığına ters bir durum değildir.

Türk muhafazakarlığı, bir adım daha gidip özdeşleştiği lider üzerinden devlet denen ‘şey’in bizatihi kendisi olduğuna ve devletin kendisine ‘ait’ olduğuna inanır. ‘Ötekiler’, ya köksüz Batıcıdır ya da komünist veya şimdilerde olduğu gibi seçkin.

Otoriteye, yani kendilerine itaat etmeyenler haindir, ajandır, işbirlikçidir, toplumlarına, tarihlerine yabancılaşmıştır. Devlete sahip olduktan sonra ne demokrasi gerekir memlekete ne hukuk. 

Çağdaş Türk muhafazakarlığı budur.

İçe kapanan bir hareketin ve de ülkenin keşfedebileceği tek şey ‘yerli ve milli’dir

Ve Türk muhafazakarlığı son yıllarda kendini yeniden keşfediyor. ‘Yerli ve milli’ söyleminin ‘evrensel standartlar’ın yerini aldığı bir dönemde bu şaşırtıcı değil. Ulaştığı kitlesellik ve devletin ideolojik aygıtlarının topyekun desteği bakımından Türk muhafazakarlığının ‘altın çağı’nı yaşadığı söylenebilir. Ama bu ‘altın çağ’da bile ne bir entelektüel varlık ortaya koyabilmiştir Türk muhafazakarlığı ne de kültürel bir ürün. Siyasal hegemonyasına, toplumsal görünürlüğüne, tükettiği kamu kaynaklarına rağmen kültürel ve entelektüel bir çölleşmeye tekabül ediyor muhafazakarlık bugün.

İçe kapanan bir hareketin ve de ülkenin keşfedebileceği tek şey ‘yerli ve milli’dir; yani, hamaset, gerçeklikten kopuş, Çetin Altan’ın ifadesiyle “Türk’e Türk propagandası.” Propagandadan da ne kültür çıkar ne fikir.

Batı ekseninde dans

Oysa, 2000’li yılların başında muhafazakarlıkla değişimi, demokrasiyi, sivilliği ve Avrupa Birliği’ni sentezleme çabalarına tanık olmuştuk. Bu dönemde, 1950’lerden beri etrafında toplandıkları merkez sağ siyasetin etkisizleşmesiyle kendilerine önder edindikleri İslamcı siyasal seçkinlerin ‘pragmatizm’i muhafazakarlara da bulaşmış olmalı ki yeni siyasal temsilcilerine uygun bir yeniden konumlanma arayışına girmişlerdi. Liderin ve partinin değişen söylemi muhafazakar tabanda yankılanmış, iktidar, ilk yıllarında, demokrasi dedikçe taban da demokrasi ister olmuştu. İnsan hakları, çoğulculuk, hatta Kürt sorununun çözümü bile muhafazakar tabanda destek bulmuştu. 

Bu pragmatist dönüşümün en ilginci Türk muhafazakarlığı ve İslamcılığının kimlik inşa süreçlerinin ana kaynağı ‘Batı sorunu’ ekseninde yaşandı.

Batı’yı hep ‘öteki’ olarak kodlayan, ona yabancı, hatta, düşman bir medeniyet olarak bakan muhafazakarlar ve İslamcılar Batı’yla aniden barıştı. Oysa, Osmanlı Batılılaşmasına da karşıydılar cumhuriyet modernleşmesine de. Batılılaşma, sekülerleşme ve hatta modernleşme ‘öz medeniyet’le yabancılaşmaktı. Dahası, bu süreç İslamcıları olduğu kadar muhafazakarları da politik ve toplumsal merkezden dışlıyor, ait olmadıkları bir toplum yaratıyordu. İslamcılar bağıra çağıra, muhafazakarlar sessizce Batı’ya ve Batılılaşmaya muhalefet etmişti.

1990’ların sonunda ‘politik pragmatizm’ bu tarihsel karşıtlığı yıktı (bir süreliğine de olsa). Kemalist-seküler seçkinlerin Batı’yla kurduğu ‘tarihsel blok’ çökmüş, Türkiye’deki İslamcılığın ve Kürt hareketinin yükselişinin kaynağı olarak Batı görülmeye başlamıştı. Geleneksel Batıcılar Batı’dan kopuyordu. Boşluğu, yeni ittifak arayışındaki İslamcı seçkinler doldurdu. Kısa sürede ülkenin en hızlı ‘Batıcılar’ına dönüştüler. Devletin baskısını gördükçe, Ankara’dan yönetenler onları dışladıkça Brüksel’e bakmaya başlamışlardı. Hala kültürel bir Batılılaşmaya mesafeliydiler elbette, ama öncelikleri politikti. Partileri kapatılıyor, dernekleri yasaklanıyor, başörtülü kız çocukları üniversitelere alınmıyordu. 

Batı bir korunaktı. Eleştirdikleri Türk modernleşmesi Batı’yı aynı zamanda bir korunak olarak inşa etmişti çünkü, ulaşılması hedeflenen muasır medeniyet. İşte şimdi ona ihtiyacı vardı İslamcı elitler ve muhafazakar kitlelerin.

Tutturdukları ‘reform, AB üyeliği, küreselleşme ve piyasa’ söylemiyle ‘şüpheci’ Kemalist-sekülerlere karşı Batı’yla yeni bir blok oluşturdular. Muhafazakar kitle bu ittifakın tabanında tarihsel Batı karşıtlığını hemen unutuverdi. AB gerekçeli reformlarla iktidarları tahkim, muhaliflerin direnç odakları pasifize ediliyordu. İşte bu koşullarda dünün Batı karşıtlarının AB üyeliğine desteği zirve yapmıştı.

1990’ların sonundan 2011’e kadar ülkenin en radikal Batıcıları yeni ‘İslamcı-muhafazakar blok’tu. AİHM’e onlar gidiyor, küreselleşmeyi onlar savunuyor, AB üyeliğine onlar sarılıyordu.

Bu yakınlaşma Batı’nın korunaklarına ve araçsallığına ihtiyaç duymayacak kadar güçlendiklerinde bitti. İçerde kurulan hegemonya dışsal dayanaklara gerek duymuyordu artık. Yeniden genetik kodlara dönülebilir, bu defa da ‘Batı karşıtlığı’ içerdeki hegemonyayı tahkim etmek için araçsallaştırılabilirdi.

Türk muhafazakarlığı başladığı noktaya döndü, muhafaza etmeyi başardığı tek şey, şimdilik, iktidar.