• 2.05.2021 18:46
  • (218)

“Türkiye kamplara ayrıldı, toplum kutuplaştı, ortak paydamız kalmadı” sözleri önemli ölçüde doğru. Ancak bu, toplumun hala paylaştığı pek çok şey olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Dahası, paylaştıklarımız, mevcut siyaseti ve toplum tercihlerini açıklayabilecek ‘derin’ mevzulara ilişkin.

Geçenlerde, komplo teorilerinden söz etmiştim ideolojiler, sınıflar ve kimlikler üstü bir ‘ortak tutum’ olarak. Bir de ‘düşmanlarımız’ var ortaklaştığımız. Daha doğrusu, neredeyse dünyadaki her ulusu ve devleti düşman görme ‘kültürümüz.’

Bunun kökenlerinde Osmanlı’nın dağılması süreci, cumhuriyetin ‘rejim güvenliği’ sorunsalı ve ‘toprak bütünlüğü’ anksiyetesi bulunabilir. Kökeninde her ne varsa, dünyayı, ‘biz’ ve ‘düşmanlarımız’ olarak algılayan bir siyasal kültür hayli yaygın. 

Kadir Has Üniversitesi’nin her yıl yaptığı dış politika algısı araştırmasına göre toplum çoğunluğunun dost olarak nitelediği sadece iki ülke var: Azerbaycan ve KKTC. Orta Asya Türk dünyasından Özbekistan bile halkın ancak üyzed 35’ini dostluğuna inandırabilmiş. Geleneksel ‘dost ve kardeş ülke’ kategorisinin vazgeçilmez adayı Pakistan’a halkın sadece yüzde 28’i ‘dost’ diyor… 

Tek başına bir ülke ve halk. Adını da ‘değerli yalnızlık’ koymuşuz. Kimseye güvenmiyoruz. Dostumuz yok, düşmanlarımız ise çok.

Bir başka kamuoyu araştırmasına göre halkın yüzde 86’sı ABD’yi, yüzde 71’i İngiltere ve Fransa’yı, yüzde 68’i Almanya’yı ve yüzde 46’sı Rusya’yı ‘düşman’ olarak görüyor. Düşmanlık algısı, aynı askeri ittifak içinde olmayı bile dinlemiyor. Onlara bir saldırı olduğunda bize saldırılmış gibi yardımlarına koşacağımızı, bize saldırı olduğunda da onların bize yardıma koşacağını anlaşma maddesi yapıp altına imza attığımız ülkeler ‘en çok saldırı beklediğimiz’, tehdit gördüğümüz ülkeler. İçinde bulunduğumuz NATO ittifakının en önemli ülkelerinden ABD’yi halkımızın yüzde 70’i, İngiltere’yi yüzde 55’i, Fransa’yı yüzde 54’ü ve Almanya’yı yüzde 49’u Türkiye için tehdit olarak algılıyor. Şimdilerde ‘dost’ olduğumuz ülkeler için de durum pek farklı değil. Rusya’yı dost belleyenler halkın sadece yüzde 12’si, Çin’e dost ülke diyenler ise yüzde 11.

Bizi biz yapan ‘ortak’ noktalarımızdan birisi işte bu ‘düşmanlarımız.’ Düşman imajları ve algılarıyla ‘biz’i, kendimizi inşa ediyoruz. ‘Ötekilere karşı’ hepimiz birbirimize benziyoruz. Aramızdaki ideoloji, yaşam biçimi, eğitim düzeyi vs. farklılıkları erimeye başlıyor. Bunun ne zararı var, ulus olmak böyle bir şey, denebilir. Ancak şu var ki bunu bizi yönetenler de biliyor; yeni düşmanlıklar üreterek, düşmanlıkları diri tutarak bizi yönetebileceklerini, arkalarında hizalanmaya zorlayabileceklerini biliyorlar. Üstelik, bir ‘yönetim tekniği’ olarak bunu uyguluyorlar da.

Dış tehdit üzerinden toplum kolayca mobilize ediliyor, şeffaflık ve hesap verebilirlik yerine, gizlilik meşrulaştırılıyor. İç sorunların üstü kapatılıp muhalifler susturuluyor. 

Sürekli tehdit, sürekli olağanüstü hal demek. Tehdit sürekliyse otoriter yönetimin, olağanüstü siyasetin de sürekliliği gerekecektir. O yüzden tehdit olmasa da ‘icat’ edilir. Tehdit ne kadar görünür kılınırsa (bazen bu görünürlük ‘tedbir’lerle de sağlanır) otoritenin de o kadar gerekli olduğu algısı yaratılır.

İlginç olan, normalde devletlerin kullandığı bu ‘yönetim tekniği’nin, bizde toplum tarafından da benimsenmiş ve içselleştirilmiş olmasıdır. Halkın çok büyük çoğunluğunun neredeyse başka hiçbir ülkeyi veya halkı dost olarak görmemesi, hatta onları her an varlığını tehdit eden düşmanlar olarak algılaması dünya ile ilişkileri sağlıklı bir zemine oturtmayı zorlaştırıyor.

German Marshall Fund’un Türkiye’de AB algısı üzerine yaptığı son araştırma da ‘dış’a ilişkin yaygın toplumsal tutumu gösteriyor. Araştırmada birçok olumlu sonuç var: çoğunluk AB üyeliğini istiyor, AB ile işbirliğine sıcak bakıyor, AB üyeliğinin faydalı olacağını düşünüyor ve Avrupalılara pozitif bakıyor. Ancak öyle konular var ki Türkiye toplumunun AB’ye ve aslında daha genelde Batı’ya bakışındaki güvensizliği, korkuları ve endişeleri yansıtıyor:

  • Avrupa’nın PKK gibi bölücü örgütlerin güçlenmesine destek verdiğini düşünenler toplumun yüzde 70’i.
  • Avrupa ülkelerinin geçmişte Osmanlı devleti gibi Türkiye’yi de bölüp parçalamaya çalıştıklarına inananların oranı yüzde 68.  
  • Avrupa’nın tutum ve politikalarının gerisinde ‘Haçlı zihniyeti’ bulunduğunu düşünenler halkın yüzde 62’si.
  • AB üyeliği için yapılan reformları kapitülasyonlar olarak niteleyenlerin oranı yüzde 59.
  • AB’nin Türkiye’den istediği reformların Sevr Antlaşması’nda söz edilenlerden farklı olmadığını söyleyenler yüzde 56.

Bu ‘zihin dünyası’yla AB’ye girilir mi? Reform yapılır mı? Bir yandan bütün ‘kötülüklerin anası’ olarak Avrupa’yı gör, öte yandan da onların Avrupa Birliği’ne girmeye çalış. Bırakın ortak olmayı, bu zihniyet egemense onlarla yan yana bile duramazsınız.

Etrafımızın sürekli bizi yok etmeye çalışanlarla çevrili olduğu sanısı ‘normal’ olmamızı engelliyor. Türkiye’nin AB, ABD, Mısır ve İsrail ile ilişkilerini ‘normalleştirmek’ten söz ediyoruz da asıl normalleştirmemiz gereken dünyaya bakışımız. Düşmanlık, korku, özgüven yoksunluğu, komplo teorileri aklımızı başımızdan alıyor, enerjimizi tüketiyor. Kendini güvende hissetmeyen, varoluşsal anksiyetesini aşamamış toplumların refah, özgürlük, demokrasi ve hukuk üretmesi zor, belki de imkansız. Onların öncelikleri, güvenlik ve otorite. Diğerleri, her zaman başka bir bahara ertelenebilir.

‘Dışa bakışımız’ olarak görülen bu tutum aslında bizim ‘kim olduğumuzu’ belirliyor. Kim olduğumuz da rejimi, iç barışı, bizi kimlerin yönettiğini, yönetenlerin alternatiflerini…

Kısaca, iktidar blokunun ‘yerlici ve millici’ olmasında şaşıracak bir şey yok. Nasıl bir sosyolojide siyaset yaptıklarını bilen insanlar bunlar. ‘Herkesi düşman gören bir bakış’ ülkenin ortak kültür paydalarından biri olunca içe kapanmak, ‘yerli ve milli’ olmak da kaçınılmaz. Ortak dilimiz, yani birbirimizi anladığımız, paylaştığımız ‘şey’ o.

Düşünün, muhalefetin yükselen yıldızı ve muhtemel cumhurbaşkanı adayı, Kanal İstanbul projesini ‘gayri milli’ olmakla eleştiriyor. Bulabildiğimiz ve işe yarar olduğunu düşündüğümüz başka bir ‘dil’ veya ‘referans çerçevesi’ yok çünkü.