• 20.05.2021 06:17
  • (107)

Elbette mümkün, ama önce dış politikanın bir ‘fütuhat’ alanı ve aracı olmadığını kabul etmeliyiz. Bizde dış politika, mehter eşliğinde çıkılan bir fetih seferi gibi algılanıyor. İktidar bu algıyı pompalarken, halk da dış politika aracılığıyla zaferler kazanılacağı sanısına sahip.

Oysa hamasetle dış politika yapılmaz. Kitleler mobilize edilir, iktidara destek kısa vadede artırılır ve içerdeki sorunlar bir süreliğine unutulur ama hamasetle dış politikada sonuç alındığı görülmemiştir. Muhatabı iç kamuoyu olan duygusal bir söylem, dış politikanın gerçek aktörlerine ne anlatabilir ki?

Hamaset siyasetine hala prim verenler, on yıllık Suriye politikasına baksın. Dış politikada hamaset işe yarasaydı Suriye’de bugün bambaşka bir rejim olurdu, Türkiye de bu rejimin hamisi.

Dış politika, bir fütuhat aracı değil, ama bir araç olduğu doğru; kalkınmış, demokratik, müreffeh ve güvenli bir toplum inşa etmenin araçlarından birisi. Bunun tam tersi amaçlar için, yani otoriter bir rejim, disiplinli bir toplum, sadık bir muhalefet yaratmak için kullanılabildiği de bir gerçek. Arap Baharı ve özellikle Gezi sonrası Türkiye’nin dış politikası, içeriyi denetlemeye çalışırken ülkeyi yoksullaştırmanın ve rejimi otoriterleştirmenin klasik bir örneği.

Bu örnekte sergilendiğinin aksine dış politika, yabancıları düşmanlaştırıcı, militarist kültürü kurucu ve meşrulaştırıcı, toplumu maceraya ve yoksulluğa sürükleyici siyasetin parçası olmak zorunda değil. Uluslararası toplumla ve normlarla barışık, çatışma yerine işbirliği imkanlarını arayan, yapımında katılımcı karar verme süreçlerine değer veren bir dış politika anlayışı mümkün.

Mümkün ama bunun gerçekleşmesi için halkın hamasi, saldırgan ve çatışmacı dış politikanın kendisine getirdiği yükü, özellikle ekonomik yükü anlaması gerek. Dış politikada hamaset ve saldırganlık, halka işsizlik, hayat pahalılığı ve yüksek enflasyon olarak döner. Bir yandan işsizlikten şikayet edip öte yandan da hamasete, herkesi düşmanlaştırmaya ve saldırganlığa destek vermek tutarlı bir davranış olamaz.

Yaklaşık 10 yıldır dünyadaki yalnızlığımızla övünüp duruyoruz. ‘Bölgeye düzen vereceğiz‘ diyerek, dünyaya meydan okuyarak eski dostlarımızı kaybettiğimiz gibi yeni dostlar da edinemedik. Dostluğuna güvenilmeyen, düşmanlığından ürkülmeyen bir ülke olduk. Sonuç; sürekli düşen milli gelir, fırlayan döviz kuru, kitlesel işsizlik ve yoksulluk…

‘Kazanan’ tek kesim ise iktidar. Yarattığı dış politika gerginliklerinden devşirdiği hamaset söylemiyle tabanını mobilize etmeyi ve muhalefeti arkasına almayı başarıyor. Hiç şaşmıyor; ne zaman içerde ekonomik kriz derinleşse iktidar, tutunacağı, muhalefeti de arkasına alacağı bir dış politika krizi buluveriyor. Ne yoksul halk kesimleri ne de muhalefet, iktidarın ülkeyi yalnızlaştırıcı ve yoksullaştırıcı dış politikasına esaslı bir eleştiri getiriyor. Kimse, ‘Bu akıldışı hamaset politikalarınız halkı yoksullaştırıyor, ülkeyi itibarsızlaştırıyor, yurt dışında iş yapan şirketleri batırıyor’ demiyor.

İktidar, fütühat edebiyatıyla halkı ve muhalefeti susturmayı ‘başarıyor,’ ama dış politikada zaferden zafere de koşmuyor. Aksine, hem yalnızlaşıyor ve dışlanıyor hem de ülkeyi yoksullaştırıyor.

Böyle bir sonuç öngörülmez değil. Herkesle kavgalı bir ülke, ‘riskli’ bir ülke olarak algılanır. Etrafına güven vermez. Tersine, tehlike ve tehdit ihraç eder çevresine. Düşman gördüğü herkesi kendisine karşı birleştirir, etrafında görünür ve görünmez duvarlar inşa eder. Sonuçta yabancı sermaye gelmez, dünya pazarları teker teker kapanır, milli şirketler yabancı ortak bulmakta zorlanır, sadece devlet değil özel sektör de dünyada ancak çok yüksek faizle borç alabilir. Bütün dünyayı düşman belleyen bir ülkeye turist de gelmez. Sivil toplum bile devletin bir uzantısı olabileceği algısıyla dünyada çalışacağı ortaklar bulamaz.

Oysa dış politika, yurttaşların hayatını kolaylaştırmak, refahı artırmak, barışı kalıcılaştırmak için yapılır. Halkın hayatını zorlaştırmak, hayatı çekilmez hale getirmek için değil. 

Otoriter bir rejimle yönetilen Türkiye’nin dış politikada gücünü, etkinliğini ve saygınlığını muhafaza etmesi imkansız. Dolayısıyla, önce demokratikleşme. Demokratik bir Türkiye’nin dış politika seçenekleri genişleyecek, hedeflerini gerçekleştirmesi kolaylaştıracaktır.

Dört yanınızın düşmanlarla çevrili olduğuna inanıp çevrenizdeki herkesle kavgaya tutuştuğunuzda ne komşularınızla sağlıklı bir ilişki kurabilirsiniz ne de korkulardan ve düşmanlıklardan beslenen militarizmin üstesinden gelebilirsiniz. Akılcı ve vizyoner bir dış politika, çevresinde düşman değil, işbirliği yapacak, ekonomik kaynaklarını büyütecek, barış inşa edecek dostlar yaratır.

Yoksullukla mücadeleye karşı kalkınma hedefini destekleyecek bir dış politika mümkün.

Çatışmacı bir dış politika halka yüktür; ekonomik, hatta yaşamsal bir yük. Kalkınma odaklı dış politika ise halkın yükünü hafifletir; istihdamı artırır, ekonomik büyümeyi teşvik eder, dünyada halkının önünü açar.