• 30.08.2021 07:37
  • (215)

Göçmenlerin Türkiye sınırlarında tutulacağı yolunda arka arkaya açıklamalar geliyor Avrupa çevrelerinden. Hükümet ise bir yandan “Türkiye, Avrupa’nın mülteci ambarı değil” derken öte yandan da ‘Kardeşlerimize kapılarımız açık’ mesajı vermeye, bir tür ‘açık kapı’ politikası izlemeye devam ediyor. Neden?

Uluslararası sözleşmeler gereği sığınmacıları kabul etmek ve korumakla yükümlü devletler, aynı zamanda dışarıdan düzensiz göç akışlarını durdurmaya çalışıyor. Örnek, Avrupa Birliği’nin, Suriyeli sığınmacıları Türkiye’de tutmak için 2016 yılında yaptığı ‘anlaşma’. Uluslararası hukuka aykırı, AB hukukuna göre de bir ‘anlaşma’ bile olmayan bu ‘deklarasyon’ ile AB, sınırlarını sıkı denetim altına alarak göçmen geçişlerini önleme karşılığında Türkiye’ye milyarlarca avro veriyor. Şimdi de Afgan göçmenlerin Türkiye’de tutulmasını sağlamak üzere söz konusu anlaşmanın içeriğinin yeniden düzenlenmesi, Afganlar için Türkiye’de ‘göçmen kampları’ kurulması gündemde. Yani AB ülkeleri, göçmen akışını sınırlamak, hatta mümkünse durdurmak istiyorlar.

2016’da Türkiye ile yapılan ‘anlaşma’ böyle bir düşüncenin eseri. Batı’ya geçişleri durduran ama Doğu’dan gelişlere kapılarını açan Türkiye, bugün dünyanın en çok sığınmacı barındıran ülkesi. Peki, Türkiye neden ‘açık kapı’ politikası izliyor?

Göçü Türkiye’de tutma politikasını hükümetin Batı’nın sempatisini kazanmak ve hatta Batı ile stratejik ilişkilerini yeni bir ‘sorun’ üzerinden tanımlamak ve güçlendirmek için yürüttüğünü düşünmek, AKP’nin uzun bir süredir Batı defterini kapattığını görmezden gelmek olur.

Hükümet, 2011 yılından bu yana ‘Zulümden kaçan kardeşlerimize kapımız açıktır’ söylemiyle Suriyeli sığınmacılara sınırlarını açtı. Şimdi Afganistan için aynı şey söyleniyor. Bu politikanın insani bir boyutu olduğu kuşkusuz. Ancak biliyoruz ki hükümet, göçmenleri AB ile ‘her türlü’ pazarlığın bir parçası haline getirdi; AB’ye karşı bir ‘koz’ olarak kullanabileceğini keşfetti ve onları ‘araçsallaştırdı.’

Avrupa’ya göç kapılarını tutmakla övünen iktidar çevreleri sık sık, “Avrupa, bugün barış ve huzur içinde yaşıyorsa bunu sığınmacıları sınırları içinde tutan Türkiye’ye borçlu” diyor. Bu dil, göçmenlerin gittikleri yerlerde ‘barış ve huzuru tehdit ettiklerini’ varsayıyor. İktidarın bu varsayımı, kendi ülkesinin ‘barış ve huzurunu tehdit eden’ bir işe neden giriştiği sorusunu da meşru hale getiriyor.

Ayrıca Avrupa’ya “Sizin barış ve huzurunuz benim elimde” diyerek örtülü tehditler gönderen hükümet, bu yaklaşımıyla göçmenleri politik bir ‘koz’ olarak gördüğünü de itiraf ediyor. Göçmenleri araçsallaştıran bu yaklaşımın mantıksal sonucu açık: ‘Türkiye’deki göçmen sayısı ne kadar artarsa Avrupa’ya karşı elimiz o kadar güçlenecek.’

Sonuçta iktidar, ‘stratejik bir araç’a dönüştürülen göçmenlerle Avrupa’dan sadece mali yardım elde etmekle kalmadı, ülkedeki anti-demokratik uygulamalara karşı Avrupa’nın sessizliğini de satın aldı.  Bütün bunlar AKP’nin göçmen politikasını açıklayacak bazı önemli ‘dinamikler.’ Peki, ‘açık kapı’ politikasının nedenleri sadece bunlar mı?

İktidarın göçmen politikasının stratejik hedefi ne?

İktidarının 20’nci yılında AKP’yi artık iyi tanıyoruz. İktidar partisinin herhangi bir konuda ‘ürettiği gerekçe ve gösterdiği hedef’in dışında motivasyon kaynaklarının ve amaçlarının olduğunu gördük. Göçmen konusunu bildik bir zeminde tartışırken bambaşka, öngörmediğimiz bir sonuçla karşılaşabiliriz. Sorulması ve sorgulanması gereken asıl soru, AKP’nin göçmen politikasının ‘stratejik hedefi’nin ne olduğu (AB üyeliği için çıktıkları yolculukta bizi nereye getirdiklerini, yolda kimleri ve hangi kurumları varılacak ‘görünür hedef’ gereği tasfiye ettikten sonra başladığımız noktanın gerisine bıraktıklarını gördük).

İktidarın göçmen politikasının arkasında başka ve çok önemli bir neden daha olabilir; AKP, 20 yıllık iktidarına rağmen sosyal ve kültürel hegemonyasını kuramadığı Türkiye’yi ‘açık kapı’ politikasıyla uzun vadede dönüştürmeye çalışıyor olmasın? Demografik bir değişimden değil kültürel ve sosyal dokunun dönüşümünden söz ediyorum. Siyasal üstünlüğünü kuran iktidar, sosyal ve kültürel iktidar inşa edemiyor, edemedi. Bunu Gezi’den bu yana biliyorlar. Sosyal ve kültürel zemini orta ve uzun vadede dönüştürmenin araçlarından birisi olarak da Müslüman göçmenlere yönelik bir ‘açık kapı’ politikası izlemesi, iktidarın göçmen politikasının ‘stratejik hedef’i olabilir.  

Farkındasınızdır, ‘açık kapı’ politikası izlenen göçmenler Müslüman ülkelerden geliyor. 2011’den bu yana gelenler önemli ölçüde Sünni ve dindar Müslümanlar. Son göçmen dalgasının geldiği Afganistan’da Taliban’ın kontrolü ele geçirmesinden önce PEW’in yaptığı araştırmaya göre ‘şeriat yönetimi isteyenler’ nüfusun yüzde 91’i. Türkiye’de ise bu oran yüzde 12. Göç, halkı daha da dindarlaştıramayan ve böylece kültürel dokuyu dönüştüremeyen iktidarın, Suriye, Afganistan ve Afrika’dan Müslüman göçüyle Türkiye’nin sosyal ve kültürel zeminini değiştirmede kullanabileceği bir araç.

Kısaca; iktidar 20 yıldır değiştiremediği ‘modern ve seküler sosyal/kültürel alan’ı Müslüman göçleriyle melezleştirmeyi, Türk ulus-devleti yerine ‘ortak paydası Müslümanlık’ olan yeni bir devlet inşa etmeyi hedefliyor olabilir.

Buna AKP’nin ömrü veya gücü yeter mi? Bu denli köklü bir değişim mümkün mü?

Evet, bunlar meşru sorular, ama siz siz olun AKP’nin ‘toplum mühendisliği’ yönünü hafife almayın.   

Biraz daha açıklama gerektiriyor bu konu, biliyorum…