• 29.03.2013 00:00

 Bir yanda demokratikleşme fırsatları, öte yanda çatışma tehlikesi ile karşı karşıya olan Türkiye zor bir dönemden geçiyor. Toplum bir yandan tarihiyle yüzleşiyor, öte yandan ise farklı grupları ve talepleri barışçıl bir şekilde bir arada tutacak bir toplumsal/siyasal çerçeve geliştirmeye çalışmanın sıkıntılarını yasıyor. Tartışmaları kendi içimize dönük bir şekilde yürüttüğümüzde sorunları bazen sadece Türkiye ile sınırlı gibi görebiliyoruz. Ya da bazı kesimler Türkiye’de aslında farklı gruplar açısından bir sorun olmadığını, sorunun dış güçler tarafından yaratıldığını iddia ediyorlar.


Ülkemizde yıllardır devam eden çatışma sürecinde umut ediyoruz ki artık sona yaklaşılmakta ve akan kanın durmasına dair görüşmeler gerçekleşmektedir. Toplum ilk başta yazarların ve siyasilerin bu sürece inanan ve bu sürece güvenmeyen kesimler olarak medyada, sosyal ortamda karşılıklı tartışmalar ile aydınlanmaya çalışsa da hala insanlarda çözüm sürecine dair bazı şüpheleri taşıdıkları ve sorulara aradıkları cevabı bulamadıkları gözlemlenmektedir. PKK ne istemektedir? Hükümet ne vaat etmiştir? vb. Sorular ülkemiz vatandaşlarının cevap aradığı soruların başında gelmektedir. Buna rağmen nüfusumuzun büyük çoğunluğu Güney Afrika da ve Britanya’da gerçekleşen barış ortamının ülkemizde de gerçekleşmesini istediği gözlemlenmektedir.

‘Eğitim şart’ sözü̈Türkiye’deki en yaygın klişelerden biridir. Bu klişeyi genelde bir sorun ile karşılaştığımız da kullanırız. Eğitimin çözümün anahtarı olduğunu düşünürüz. Ancak çoğu zaman eğitimin, sorunun bir parçası olduğu aklımıza gelmez. Oysa bugün birçok ülke deneyiminden biliyoruz ki eğitim, sorunlarda çözümün bir parçası olduğu kadar toplumsal çatışmaları doğuran bir etken de olabilir. Eğitim süreci dolaylı ve doğrudan toplumsal eşitsizliklerin ve çatışmaların üretilmesine ya da sürdürülmesine katkıda bulunabilir. Bu durumun temelinde, eğitimin çoğu zaman etnik/ulusal kimlikleri özcü̈bir şekilde yeniden üretmesi, farklılıkları yok sayması, keskin bir ‘öteki’ tanımlaması, ayrımcılıkları ve hatta savaşı normalleştirmesi bile görülebilir.

Bugünkü siyasal ve toplumsal ortam, Milli Eğitim süreci sonunda bırakın ortak bir ulusal paydayı, hemen herkesin sorunlu olduğu bir düzen yarattığımızı gösteriyor. Nitekim toplumsal sorunları göz önünde bulundurduğumuzda bugünkü sistem ‘Sünniler için fazla laik’, ‘Aleviler için fazla Sünni’, ‘Kürtler için fazla Türk ‘olarak ifade edilmektedir. Ve henüz tüm bu farklılıkları barışçıl bir şekilde bir arada tutacak bir toplumsal dilimiz ve ortak noktamızda yok. Eğitim böyle çoğulcu ve çok kimlikli bir ortaklık yaratma sürecinin en önemli araçlarından biri olabilir. Ancak bunun için öncelikle Türkiye’de artık homojen bir ulus anlatısını sürdürmenin mümkün olmadığını kabul etmek gerekiyor. Türkiye’de farklılıkları görmezden gelen, hatta tehlikeli sayan dışlayıcı bir milliyetçi eğitimin toplumsal birlik ve beraberlikten çok çatışmayı beslediği gerçeğini görmek gerekiyor. Nasıl bugün milyonlarca göçmenin yasadığı Almanya’da artık öğrencilere kendilerini nasıl “Alman hissedeceklerine” dair bir eğitim vermek zor ise Türkiye’de de farklılıkları dışlayıcı bir ‘Türklük’ kavramı üzerinden eğitim vermek mümkün değildir. Dolayısıyla eğitimdeki reformlar da bu çerçevede ele alınmalı ve Türkiye’de yakın dönemde gerçekleşen müfredat reformunu bu açıdan değerlendirmek gerekir.

Ulus-devletler pratikte var olabilmek için kendilerini değişen şartlara göre yeniden icat ederler ve tanımlarlar. Bu değişimleri eğitimde gerçekleştirilen reformlar yoluyla izlemek mümkündür. Örneğin İngiltere, ders kitaplarında zamanla kendisini Büyük Britanya İmparatorluğu olarak değil, çok kültürlü bir devlet olarak tanımlamaya başlamıştır. Alman ders kitaplarında İkinci Dünya Savaş’ı sonrasının keskinlikleri azaltılmış geçmiş hatalarıyla yüzleşen farklı bir Almanya tanımı yapılmaya başlanmıştır. Bu durum söz konusu ülkelerde ders kitaplarındaki tüm sorunların çözüldüğü anlamına gelmez şüphesiz. Ama ders kitaplarındaki değişimler, bu ülkelerin değişim ve kendini yeniden tanımlayabilme kapasitesi olduğunu gösterir.
  Her ne kadar kendi ülkemiz için ders kitaplarındaki bazı düzenlemeler olsa da hala düzeltilmesi gereken kısımların olduğunu görmekteyiz. Örneğin Ders kitaplarında
“çoğunluğun” deneyimi doğru ve makbul olarak anlatılırken “azınlıkların” dili, kültürü̈, tarihi, coğrafyası ve çoğunluk toplumuyla etkileşim süreçlerinde deneyimledikleri dışarıda bırakılmaktadır. Doğu bölgemizde görüştüğümüz bir üniversite öğrencisinin eleştirel tespiti “kendilerini ”ders kitaplarında bulamadıklarını, “burada bizden de bir şey yok mu?” sorusuna yanıt alamadıklarını, dolayısıyla eğitimde yapılan “biz” tanımının içine kendilerini yerleştiremediklerini dile getiren kişilerin görüşlerini özetler niteliktedir: “Türkler’ in tarih sahnesine çıkışı diye bölümler olur mesela. O sahneye çıkarken orada kimler vardı? Ondan hiç bahsedilmez. Türkler gelmiştir, sahneye çıkmıştır ve artık oranın hâkimi onlardır. Öncesi yoktur; aslında orası bomboş o verimli topraklarıyla onları bekliyordur”. Cümleleri gerçekleştirilmek istenen barış sürecinde eğitimin rolünü ve yapılması gerekenleri göstermektedir.

 

Bugün köşemde yer kalmadığı için bir sonraki yazımda ‘Barış’ adına eğitimde neler yapılabilir kaldığım yerden devam edeceğim.