• 29.03.2013 00:00

 Birinci yazımızdan itibaren devam edecek olursak eğitim bir toplumda soruna çözüm olabileceği gibi sorunlara yol açabilmektedir. Ders kitaplarımızda özellikle tarih konularında farklı etnik yapıya sahip olan grupların kendini bulamadığından bahsetmiş böylece toplumsal barış sürecinde eğitimin rolüne dikkat çekmiştik. Geleneksel ve etnik merkezli bir tarih eğitimi toplumsal ya da ulusal kimliklerin oluşumunu sağlamak ve güçlendirmek adına, aidiyet hissi ve bağlılığı yaratabilecektir, böylece ulusal kökenlere hitap edip bu kökenleri pekiştirebilir; fakat bir millet içinde farklı etnik grupların dışlanmasına sebep olmaktadır ki eğitimde birliği sağlamada olumsuzluğa yol açtıktan sonra barışa engel olan önemli bir etken olarak karşımıza çıkabilir.

Kürt sorunu bağlamında eğitimin rolünü değerlendiriyor olmamız, Türkiye toplumunda çoğunluktan farklı diğer grupların eğitim sürecinde yaşadığı deneyimin dışarıda bırakılabilir olduğu anlamına gelmiyor.Tersine, Kürt sorunu örneği üzerinden eğitim ve toplumsal barış ilişkisine bakarken, esas olarak ayrımcılığı ve şiddet dilini besleyen egemen zihniyet ve motivasyonları ortaya koymak, toplumsal çatışmaların o veya bu şekilde mağduru olan farklı pozisyonların durumunu kavramak bakımından önemli görünüyor.

Ders kitaplarında yapılacak olan düzenlemeler ve özellikle tarih öğretimindeki birtakım yapılacak yenilikler bu zaman sonrasında toplumsal barışı sağlamada ülkemize önemli bir katkı sağlayabilir. Mesela bu düzenlemeleri Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinde görmekteyiz. Annan Planı sürecinden sonra, Dr. Vehbi Zeki Serter’in yazmış olduğu ders kitapları, bu ülkenin müfredatlarını ve kitaplarını düzenleyen eğitimciler tarafından ilk kez yeni tarih kitaplarının hazırlanmasıyla değiştirildi. Milliyetçi öğeler içeren, ötekini düşman olarak işaret eden, metinsel ve görsel içeriğiyle adada uzlaşı sağlaması zor olan eski kitaplar yerini yeni hükümetin Kıbrıs’ta çözüm vizyonuna uygun tarih kitaplarına bıraktı.

 

Biz neler yapabiliriz?

1- Kimlik taleplerine cevap verecek ama kimlik politikalarının tekliğine olanak tanımayacak, eşitlikçi bir dil geliştirmek zorundayız. Daha açık bir ifadeyle örneğin eğitimde, hem etnik kimlikleri tanıyan hem de ırkçılık temeline dayanmayan bir sistem yaratmalıyız.Ancak şunu kabul etmek gerekir ki bu konuda bazı modeller var ama Türkiye için uygulanıp düzenlenmesi gerekir. Bu farklı modeller konusunda Fransa ve İngiltere örneklerine bakabiliriz. Fransa’da okullarda ve ders kitaplarında etnik kimliğe referans verilmez. Medeniyet söyleminin ve Fransız vatandaşlığının kapsayıcı bir üst kimlik sunduğu varsayılır.

2. Eğitimi ve ders kitaplarını farklı kültürleri ve kimlikleri içerecek şekilde yeniden kurgulama, sürecindeki en önemli zorluklardan biri de özcülük dediğimiz bir gruba ait özelliklerin insanların geneline atfedilmesi tuzağıdır. Bugün azınlıkta olanları ve azınlık kültürlerini hâkim kültürün perspektifinden tanımlamak, onları özcüleştirerek sahip olmadıkları özellikleri sahipmiş gibi eğitim vermek tam aksi yönde tepmekte ve ayrışmayı artırmaktadır.Bundan dolayı hiçbir Kürt, Süryani, Laz, Çerkez vb. milletler Türklerin özelliğine sahipmiş gibi veya öyle olmaları zorunluluk gibi hissettiren eğitim uygulamaları üzerinde zorlanılmamalıdır. Ülkemizde ‘Andımızın’ okutulup, okutulmaması tartışmaları bu yönde değerlendirilebilir.

3- Derse giren “milliyetçi” öğretmenler ise, dersin konusu ve içeriğinden bağımsız olarak, güncel gelişmelerle ilgili tartışmaları sınıf ortamına taşıyabilmekte, bunu yaparken Kürtlerle ve diğer etnik kimliğe sahip vatandaşlarımızla ilgili olumsuz, dışlayıcı, aşağılayıcı ifadeler kullanabilmektedir. Bu tarz öğretmenlik pratikleriyle karşılaşmanın Kürt öğrenciler için yarattığı sorun kadar, Kürt olmayan öğrencilerin kafasındaki Kürt imgesinin oluşumunda yaratacağı olumsuz katkı da dikkat edilmesi gereken önemli bir diğer noktadır. Ayrıca, kitapları ve müfredatı uygulayan öğretmenler olduğuna göre, öğretmen eğitimi de barış eğitiminin ayrılmaz bir parçasıdır. Milliyetçi tarih anlatımının geçmişteki çatışmaları ortaya çıkardığı bir gerçektir. Fakat sorgulamamız gereken nokta ‘tarih ve onun aktarımı mı önemli, yoksa gelecek nesillerin barışı için yenilenen ve düzenlenen bir tarih öğretimi mi daha önemli’ kısmıdır.

Tarih öğreniminin öğrencilere geçmiş olayları anlamlandırma, sorgulama ve yorumlama yeteneği kazandırması, daha iyi bir gelecek sağlanmasına yol açabilir. Tarih eğitimi yalnızca savaşlar ve çatışmalara odaklanmak yerine sosyal tarihe daha çok yer vererek toplumlar arasında karşılıklı güveni ve toplumsal uzlaşıyı destekleyen bir araç olarak kullanılabilir.

Hükümete ve Milli Eğitim Bakanlığına çağrımdır;

Tarih dersi başta olmak üzere ülkemizde toplumsal barış sürecinde önemli etkiye sahip olan öğretmenlerin ders içerisinde kullandıkları dil ve öğrencilere karşı takındıkları tavır çok önemli olacaktır.  Bundan dolayı Milli Eğitim Bakanlığı kalıcı ve istikrarlı bir barış adına işe ders kitaplarından başlamalı, sonra hali hazırda eğitim fakültesinde okuyan öğrencilerin fakültelerindeki müfredatlara ‘Toplumsal Barış ve Süreci ‘ adlı ders ve etkinlikleri koyarak devam etmelidir. Şuan görevde olan öğretmenleri hizmet içi eğitime alarak bu sürecin ruhunu yine bu süreç için seçtikleri akil adamlarla işbirliği içinde toplumun genelinde topyekun bir adım atılabilir. Nihayetinde eğitimi işin içine katmadan gerçekleştirilmeye çalışılan her yenilik belli bir zaman sonra uygulanabilirlikten çıkarak başarısız olacaktır.