• 28.06.2013 00:00

 Milli Eğitim eski Bakanı Ömer Dinçer döneminde İran ile imzalanan "Eğitim Alanında İşbirliği Mutabakat Zaptı" bilindiği gibi ocak ayından itibaren yürürlüğe girdi. Her yıl kendini otomatik yenileyecek olan bu anlaşma, öğretmen, uzman, öğrenci değişimlerini öngörmektedir. Ocak itibariyle yürürlüğe giren, itiraz olmaması durumunda her yıl kendini otomatik yenileyecek anlaşma iki ülke arasındaki eğitim bağlarının güçlendirmeye ve geniş kapsamı,  okul dışı eğitim faaliyetleri ile ilgili maddeleri ile dikkat çekiyor. Bunun yanında anlaşma anaokulu seviyesine uzanan faaliyetler öngörüyor. Anlaşmanın 3. maddesinde: Öğretmen, uzman, öğrenci değişimlerinin yanı sıra taraflar birbirlerini bölgesel ve uluslararası alanda düzenledikleri eğitim çalışmalarına, sanat festivallerine, konferanslar, seminerler, bilimsel ve sportif etkinlikler ile öğrenci olimpiyatlarına davet etmeyi, bu tür etkinliklere katılımda gerekli kolaylığı sağlamayı taahhüt ediyor.


     Tarihi bilen ve tarihe  ilgili olan bireyler bunu daha iyi anlayacaklardır ki İran, ülkemize ve atalarımız Osmanlı Devletine, bu zamana kadar güven veren bir yönetime sahip olmamıştır. Osmanlı Devleti alanındaki çalışmaları ile bilinen değerli hocamız Halil İnalçık'da bunu zaman zaman net bir şekilde ifade etmiştir

Şimdi burada haklı olarak ve nacizane eğitimci olarak sormak istiyoruz. Bu anlaşma neyin nesi? Ne bekleniliyor bu anlaşmadan?  Ne kazanmayı amaçladık? Tabi bu soruları sormamızda ve içimizde taşıdığımız şüphenin ve imalı sorularımızın sebebi eğitimde anlaşma yaptığımız devletin İran olması.

İran’ın eğitim politikasındaki temel ilkeler, Humeyni devriminden sonra şekillenmiş, devrim sonrası politika, eğitim ve daha birçok alanda Şii mezhebine ve Fars kültürüne dayalı bir sistem geliştirildiği bilinmektedir. Bu nedenle İran’ın bölgede Şiilik çizgisinde yalnızca siyasi alanda değil, eğitim alanında da politikalar uyguladığı bilinmelidir. İlkokuldan üniversiteye kadar dini kurallar temel alınmıştır. Bu bağlamda Şiilerin önemli din adamlarının yetiştiği Şiilerin din okulu (Havza) yüksek eğitim düzeyinde de önemli bir yere sahiptir. Havza, Şii mezhebinde din adamlarının ve dini mercilerin yetiştiği okula denir. Bin yılı aşkındır Şii din adamlarını yetiştiren Havza, Humeyni'nin Şah rejimini devirmesinden sonra İran'ın siyasi, toplumsal, kültürel ve eğitim alanlarında önemli bir konuma gelmiştir. Türkiye'de; okullarda kadın-erkek eşitliği vardır. Bilim insanları istediği tüm dallarda araştırma serbestîsine sahiptir ve üniversitelerde özgürce fikir beyan edilebilmektedir. Öğretim üyeleri ve öğrenciler hangi dine mensup olursa olsun, kendi inancı doğrultusunda hareket edebilmektedir ve okullar üzerinde din adamlarının baskısı söz konusu değildir.  İran'da okullarda kız-erkek ayrımının ders kitaplarında farklı konuları görmelerine kadar ayrıldığını söylersek bu özellikleri ile Türkiye’deki eğitim sistemi, İran eğitim sisteminden ayırtılmaktadır. Asıl korku İran'ın din etkisi ile oluşturduğu eğitim sistemi değil, ulaşmayı istediği siyasi hedefleridir.

 

 İran’daki mevcut eğitim sisteminde, yurtdışından gelen öğrencilere İran devriminin ideolojisi aşılanmaktadır. Günümüzde Irak ve Lübnan’dan gelen ve İran’da eğitim görenlerin çoğu İran’ın ideolojisini benimsemiş durumdadır ve İran dış politikasına uygun olmayan davranışlarda bulunmaları söz konusu değildir. Havza din adamlarının üniversitelerde öğretim üyesi olması ve İran üniversitelerinde öğrenim gören yabancı öğrencilere Şii mezhebinin anlatılması bu etkiyi açıklamaktadır. İran’ın bu eğitim sistemiyle siyasi ve kültürel manada bölgedeki “Şii Hilali” projesini gerçekleştirmeyi hedeflediğini söylemek yerinde olacaktır.

Her ne kadar Ak Parti iktidarı ile İran ile bir yakınlaşma yaşansa da aslında bu yakınlaşmanın son baharına çoktan gelmiş de geçmiş bulunuyor. Siyasi açıdan göstermelik olarak her ne kadar iç işlerimize saygılı bir duruş sergilese de, İran’ın yaptıkları ve planladıkları malumumuz. Kendi ülkesinde faaliyet gösterecek hiç bir Türk firmasına izin vermeyen Tahran yönetiminin kendi ülkemizde işbirliği içinde okullar kurmaya yönelik anlaşmasını nasıl değerlendireceğimizi komplo teorileri ile ele almaya çalışmak, ne kadar gerçekçi olmasa da, bu anlaşmanın bu devletle yapılmasını bir o kadar da gerçekçi bulmak çok zor

 Anlaşmanın temelini İran ile geçmişteki köklü tarihimize, ilişkilerimizin daha iyiye gideceğine, Türkiye’nin eğitim alanında dünya ile entegre olmasına ve eğitimde bazı açılımların yaşanacağına dair eğitim komisyonu üyelerinden gelen açıklamalar pek fazla makul sebepler olarak görülmemektedir.İran’ın eğitim alanında AB ve ABD' de çeşitli çalışmaları olan akademisyenlerinin görüşlerini bile özgürlük ve bağımsız birey yetiştirmeme adına çok dikkate almaması ve bu akademisyenlerin görüşlerini eğitim sistemine yansıtmama adına baskıyı rejim aracılığı ile dayatmaları, makul gibi görünen anlaşmanın sebeplerini geçersiz kılmamaktadır. Kendi içerisinde yabancı okulların oranının %4’lerde olduğu İran'da sadece Rusya’nın varlığı mevcutken, İran’ın tehdit olarak algıladığı hiçbir ülkenin kendi içinde faaliyetlerine izin vermemiş ve bunu yasalarla pekiştirmiştir. Ülkemiz ile İran arasında Milli Eğitim Bakanlığında çalışan personel sayısı, okullaşma oranı dışında, nicel ve nitelik olarak verilere baktığımızda ortak noktalarımızın olduğu pek söylenemez.

Eğitimle ilgilenen bir birey olarak hep sormuşumdur; siyasetçiler neden bu kadar eğitimi sözde önemser gibi görünseler de özde bunu göstermezler diye? Zannedersem burada siyasetin eğitimi etkilemekteki gücü, bizim ülkemizde normalin çok üzerinde olduğu hususu karşıma çıkmaktadır. Ama unutulmamalıdır ki siyaset eğitimi etkilediğinde kalıcılığı şüphelidir. Ama eğitimde program veya sistemlerle atılan adımlar gelecekte siyasetin nasıl şekilleneceğinin sarsılmaz temelini oluşturur. Bizim ülkemizdeki siyasetçilerin en büyük yanılgıları bu kısımdır. Haklı olarak İran siyaseten başarılı olamadığı noktada eğitimde bu anlaşma ile mi gelecekteki siyasi adımlarını gerçekleştirmek istemektedir şüphesi aklımıza gelmektedir.

Özellikle Doğu ve Güneydoğu bölgemizde mezhepçiliği, ayrıştırma-ötekileştirme işlevi olarak İran’ın bazı adımlarda bulunduğu bilgisi, Türkmen-Alevi ve Bektaşi derneği başkanı Özdemir Özdemir'in Alevi dedelerinin Dini lider Hamaney ve Devrim muhafızları komutanı ile görüştürüldüklerine dair açıklamaları önemlidir.  

Milat gazetesi yazarlarımızdan İsmail Yaşa'nın da dikkat çektiği gibi İran'ın Türkiye'deki "Alevileri Şiileştirme" girişimi doğrudan ulusal güvenliği ilgilendiren ve PKK teröründen çok daha tehlikeli bir tehdittir ifadesi, Yine Ulusal anlamda güvenlik stratejisti olarak görebileceğimiz, Sedat Laçiner hocamızın da bu anlaşmanın tehlikeli boyutu  ile ilgili ifadeleri dikkate alınmalıdır. Bu kısımlar her ne kadar siyasi analizler gerektirse de siyaset bilimi uzmanlarımızın da ortak görüşü olarak siyasette dost olarak algılamakta zorlanacağımız bir ülkenin, eğitimde ne kadar gerçekçi bir yarar sağlayacağı sorusunun cevabını bulmakta zorlandığımızdır.