• 10.10.2014 00:00

 Elindeki molotofu hazırlayan Baran, sinirden kıpkırmızı olan gözleriyle karşısındaki hiç sevmediği ve bu zamana kadar nefret ettiği binayı gözüne kestirmiş, arkadaşlarını da, o binayı ortadan kaldırmak için ikna etmeye başlamıştı. O binanın içinde kendi kültürünü sözde ortadan kaldırmaya çalışan öğretmenler ve öğretmenlerin beyinlerini yıkamaya çalıştığı arkadaşları vardı. Türkçe konuşuyorlar ve her seferinde Türk milliyetçiliğini kendilerine aşılamaya çalışıyorlardı. Kendisine iğreti gözlerle baktığını düşündüğü TC'nin öğretmenlerini sokakta gördüğünde rahatsız oluyor, onların varlıklarını kabul edemiyordu.

İşte artık hesaplaşma zamanı gelmişti. Şimdi o bina, kendi eliyle yaptığı yanıcı bir madde ile ortadan kalkacak, kendine büyüklerinin para vererek verdiği nasihatleri yerine getirecek ve bu bölgede okul olacaksa yıllardır düşman olarak gösterilen kişilersiz olacaktı. Nasıl unuturdu kendisine söylenen o sözü! Unutma o okulda size Kürt olmanın kötü, Türk olmanın da iyi yönleri anlatılıyor.! Bu kabul edilemezdi.

Yeni atanmıştı Merve, hiç gitmediği belki de gitmek istemediği Şırnak-Silopi'ye. Oralarda öğretmenleri çok sevmiyorlar, yüksek kiraya ev veriyorlardı. Elektrik ve su faturalarını ödemeyen halkın yükü orada çalışan memurların omuzlarına yükleniyor, alışveriş yaparken bile kendisine bakan tehditkâr gözlerin olduğunu söylüyorlardı ona. Ailesinden gitme kızım diyen sesler yükseliyordu her göz göze geldiğinde. 4 yıl okumuştu. Mesleğini yerine getirmek istemenin heyecanı korkularından ağır basmış ve gitme kararı almıştı. Çünkü artık, silahlar susmuş, barış süreci başlamış, ölüm haberleri gelmiyordu. İçinde filizlenen en büyük umuttu bu onun için.

Sınıfa ilk girdiğinde heyecanı her halinden belliydi. Kimi gözler şaşkın kimi gözler dikkatli kimisi ise merakla bakıyordu kendine. Hiç Türkçe bilmeyen anneleri, nineleri gördüğünde anlamıştı, anadilde eğitimin bu bölgedeki herkesin hakkı olduğunu. Nasıl olmasın. Kendini dünyaya getiren annesi ile kendi dilini konuşabilmeliydi çocuk. Onu anlayabilmeli yeri geldiğinde rehber olabilmeliydi. Öğrencilere sevgiyle yaklaştığında, okul dışından dostlar edindiğinde, yine şüpheli bir şekilde dikkat çektiğinin de farkındaydı. Ama bölge halkı gibi kendisi de umutluydu, bu topraklara barış gelecek, çatışmaların olduğu bu kırlarda artık öğrencileri ile beraber piknik yapacak ve şenlikler düzenlenecekti.

Bayram sonrasında aynı duygular ile giderken görev yerine, ilk atandığı okulun kömür karası olduğunu ve yakıldığını gördü. Yıkılmaya başlamıştı içindeki hayaller, umutlar... Kendisine ilk geldiğinde meraklı gözlerle bakan bir öğrencisi yakmıştı okulunu. ‘Öğretmenim Baran yaktı okulumuzu sözü’ tüm öğrencileri tarafından dillendiriliyordu. Diğer öğrencilerin gözlerinden okuyabiliyordu okulun yakılmasındaki o acı hüznü. Oysa demişlerdi ona; ‘Oradaki insanlar eğitim için yolunu gözlüyor, seni bekliyor’ demişlerdi. Okulunun yakılacağını söylememişlerdi. Öğrencileri ile arasına eylem tatilleri girdi. Mesleğinin ilk günlerinde acı ve hüznü tattıran zamanlar yaşanıyordu, çiçeği burnunda bir öğretmen için. Su almaya çıktığında Baran’a rastladı. Ürkek ve korku dolu yüreği ile 'Eline ne geçti diye sorabildi, sadece. Baran sinirlenerek uzaklaştı oradan. Eve döndüğünde kapısı çaldı Merve öğretmenin. Gelen Barandı. Bir kâğıt uzattı Baran, öğretmeninin eline, sonra hızla uzaklaştı. Kanaatince kâğıtta defol buradan yazıyordu. Kâğıttaki yazıyı kalbi kuş gibi çırpınarak okudu.

' Sizler bizi buraya değiştirmeye geldiniz. Buna izin vermem. Sizler Kürtleri ve çocuklarını sevmiyorsunuz, bizde sizleri. Sizler gerçekte bizim büyüyüp adam olmamızı da istemiyorsunuz, yalan mı? Para verdiniz mi hiç bize? Vermediniz. Babam beni döverken hiç engelledin mi? Hayır.! Ama Ş... ağabey babamı dövdü, aldı beni elinden. Para da verdi. Okulu yak dedi. Bende yaktım, yine yakacağım.'

Merve öğretmen kâğıdı okudu ve dudaklarından şu cümleler çıktı. ' Baran suçlu değil, Vazgeçmemeliyim'.dedi. Vazgeçiremezsiniz.