• 7.11.2014 00:00

 Günümüzde bir grup aydının bir araya gelerek ‘Her Şeyi Bırak Barışa Bak’adında kampanyasını desteklemekle beraber, hiçbir resmi veya gayri resmi barış adına yapılan toplantılarda eğitimin hesaba katılmadığını, en önemli kısmın ihmal edildiğini görmek, yapılan çalışmaların ‘Evet ama yetmez’ noktasında olduğunu gösteriyor desek yanlış olmaz.

Sosyal sorunların çözümünde eğitimin önemli bir faktör olduğu daima ifade edilse de, doğru olarak uygulanan eğitim politikaları sorunlara çözüm üretmede önemli bir etken olurken, yanlış uygulanan eğitim politikaları toplumsal sorunları kemikleştirmeye ve çözümü zorlaştırmaya sebep olması gözlerden kaçmaktadır.

Ülkemizin tarihi ile yüzleşip bu topraklarda tekrar Osmanlı ruhunu canlandırma adına inşa etmeye çalıştığı bir barış süreci içerisine girmenin verdiği heyecan, milletimizi oluşturan tüm sosyal unsurlar tarafından güçlü bir şekilde hissedilmektedir. Her alanda yapılması gereken adımların yoğun olarak tartışıldığı bu günlerde, olayın eğitim yönü ile ilgili görüş veya bir fikir olgusunun ortaya atılmaması, bu süreçte önemli bir eksiklik olarak görülmektedir. Lakin bu durumun halen idrak edilmemiş olması, sürecin önemli olan fakat eksik kalan bir açıdan ilerlendiğini göstermektedir.

Eğitimin dolaylı veya doğrudan toplumsal eşitsizliklerin ve çatışmaların üretilmesine ya da sürdürülmesine etki edeceği gerçeği maalesef tam olarak algılanmamıştır. Sistemin bugün Sünniler için fazla Laik, Aleviler için fazla Sünni, Kürtleri için fazla Türk olarak algılanması, eğitimin uzlaştırıcı rolünden ziyade ötekileştirici rolünün ağır bastığını kanıtlayacak niteliktedir.

Almanya ve Britanya’nın başardığı gibi, içinden geçtiğimiz bu hassas dönemde eğitime düşen en önemli görev, homojen bir ulus öğretisinin yerine çoğulcu ve çok kültürlü bir ortaklık yaratma sürecinin gerçekleşmesine yönelik uygulamalar içermesini sağlamaktır. Bunu sağlamanın en önemli adımı, farklılıkları görmezden gelen, hatta tehlikeli sayan dışlayıcı bir milli eğitimin toplumsal birlik ve beraberlikten çok, çatışmayı beslediğinin fark edilmesi ile olacaktır. Örneğin KKTC’de Annan Plan’ı sonrasında Dr. Vehbi Zeki Serter’in yazmış olduğu ders kitaplarında ilk kez yeni tarih dersi öğretimiyle, milliyetçi öğeler içeren, ötekini düşman olarak işaret eden, metinsel ve görsel içeriğiyle Ada’da uzlaşı sağlaması zor olan eski kitaplar yerini yeni hükümetin Kıbrıs’ta çözüm vizyonuna uygun tarih kitaplarına bırakmıştır. Aynı durum ülkemizde uygulanabilir ve tüm ders kitapları bu doğrultuda gözden geçirilebilir.

Ders kitapları ve müfredatlarını hazırlamanın ve yenilemenin yanında bu içeriği nesillere aktaracak olan öğretmenlerin eğitiminin, barış sürecinin de önemli bir parçası olarak düşünülmemiş olması, eğitimde bu süreçte ihmal edilen diğer bir kısım olarak söylenebilir. Doğu bölgelerimizde, sınıfından dağa çıkışları destekleyen bu ülkenin memurlarının varlığı, öğretmen yetiştirme sisteminin tekrar gözden geçirilmesini elzem kılmaktadır.

Hükümet tarafından bu süreçte Bozcaada’da Rum okulunun açılması, İlk defa Kürtçe eğitim için öğretmen atamasının yapılması, İslamiyet dışında başka dine mensup olan vatandaşlarımızın dini eğitimlerini kendilerinin yapabileceğinin Sayın Bakan Nabi Avcı tarafından ifade edilmesi, bu sürece yönelik atılan adımların başında gelmektedir.

Son zamanlarda sıkça konuşulan akademik zam konusunun önemsiz olduğunu söylememekle beraber, bu konu kadar önemli olan üniversite gençliğinin Türk-Kürt-Boşnak-Alevi ve Sünnilik kavramları üzerinden birbirlerine olumsuz açıdan bakan araştırma sonuçlarına eğilmelerini beklemek yersiz olmayacaktır. Bu süreçte üniversite gençliği üzerinde yapılan çeşitli çatışma ve algı operasyonları bu durumun gerekliliğini göstermektedir.

 CIA’nın eski Ortadoğu bölge şefi Robert Baer'in ‘İran’ın Önlenemez Yükselişi’ adlı  kitabında, Yeni Ortadoğu’yu kurabilmenin tek yolunun, bölgede geniş çaplı bir -Şii-Sünni iç savaşı- tetiklemekten geçtiğini söylemesi, aslında bu tehlikenin eğitimde dâhil her açıdan dikkat edilmesi gerektiğini göstermektedir.

Eğitim dünyası açısından bu işi biraz daha net olarak açacak olursak, burada ilk başta üniversitelerde Alevi-Sünni akademisyenlerden oluşan eğitim ve ilahiyat komisyonu oluşturulmalıdır. Bu komisyon farklılıkları ötekileştirme değil, ortak bir zenginlik kaynağı olarak yeni nesillere nasıl sunulacağının yolunu belirlemelidir. Bu çalışmalar sadece Alevilik-Sünnilik açısından değil daha da genişletilerek ülkemizde beraber yaşadığımız Ermeni-Rum-Azeri ve diğer etnik ve kültürel temele sahip olan vatandaşlarımızı da kapsamalıdır.

Anadilde eğitim tartışmaları barış sürecinde eğitimin diğer önemli bir unsurunu taşımaktadır.Bu durum bizden ziyade 21. yy da farklı etnik yapıda olan tüm devletlerin ortak bir sorunu haline gelmiştir. Anadilde eğitim talebi dünyanın diğer devletleri tarafından ne şekilde ele alınmış, nasıl çözüm bulma yoluna gidilmiş, değerlendirilebilir. Örneğin,  Finlandiya'da Samiler, Romenler ve İsveçliler Fince'yi öğrenmek zorunda iken Finliler, diğer dilleri öğrenmek zorunda değildir, bunun yanında Britanya'da İngilizler, Pencap ve Gal dilini öğrenmek zorunda değilken bu iki grup İngilizceyi öğrenmek zorundadır.

Sonuç olarak tartışmaların,  makul bir alanda çatışma ortamından uzaklaştırılarak ele alınıp çözüme kavuşturulması, bu çözümde eğitimin ihmal edilemeyecek bir öneme sahip olduğunun fark edilmesi, bu sürecin sağlam adımlarla ilerlemesine vesile olacaktır.