• 23.12.2020 00:00

  Başlık olarak kullandığım cümle benim buluşum filan değil. Ünlü İngiliz yazar H.G. Wells, bir keresinde şöyle demiştir: “Yetişkin insanların öndere gereksinimi yoktur; yetişkinler de öndere gereksinimleri olmadığını bilmelidir.” Wells’in tespiti kestirme bir yanıt gibi durabilir, ama sizi temin ederim ki, bu algı yanıltıcıdır; çünkü ihtiyacını bilme sorunsalına bağlıyor. Eğer meselenin özü kadim bilme sorunuysa, açılan kapı, dünyevi bütün konuları kapsar. Bence de bilmek yeterlidir. Eğer bir öndere ihtiyacımız olmadığını biliyorsak, bu dünyada en azından kendimize yetecek bir yeterlilik içindeyiz. Çünkü ancak, bilmeye dayalı bir yeterlilik, başkasına bağlanmanın anlamsızlığını idrak etmemizi sağlar. 

Şimdi en başa dönüyorum, ilk ve sert zemine; bir lider ya da öndere neden ihtiyaç duyarız? Hayatımızın neden bir rehberi, yol göstericisi olmalıdır? Ya da tipik kurbanlar gibi neden ille de bir kurtarıcı arayışı içinde oluruz? Elbette bütün bunların zihnen olgunlaşmış bir yetişkin olma haliyle yakından ilgisi var. Ama zihinsel ve akli bakımdan yetişkin olmak da öyle fabrikasyon bir üretim değildir. Çok sağlam ve her bakımdan hayatı deneyimlemiş, toprak bir hayat pratiği tecrübe etmiş olmayı gerektirir. 

Elde ettiklerimiz ile ihtiyaçlarımız arasındaki makas büyüdükçe zihin ikili şekilde, bu vaziyetten etkilenir. Birincisi negatif etkilenmedir, bu içe kapanma ve dış güçlerden medet ummadır. Diğeri de pozitiftir. Bu da kendi dinamiklerine sıkı sıkıya bağlanıp, kendi sorunlarını kendi eliyle çözme sürecidir. Takdir edersiniz ki, herkes aynı imkanlara sahip olmadığı için herkes bu vaziyetten aynı şekilde, eşit olarak etkilenmez. 

Eldeki şey ile elde edilmesi düşünülen şey arasındaki fark büyükse, hissedilen şey, hoşnutsuzluk duygusuyla birlikte yetersizlik duygusudur. Hoşnutsuz insan kısmen kendisini yetersiz hisseden insandır. Bu yetersizlik de başkasına bağlanmanın köprü başıdır. İşte bir lider ya da öndere ihtiyaç duymanın nesnel koşulu burada yatıyor. 

Bir lider ya da öndere bağlanma, koşulsuz itaat etmenin zeminini hazırlar. Hiç şüphesiz insanoğlu sosyal bir varlıktır. Başkalarıyla birlikte yaşar ve bu yaşamak fiili içinde karşılıklı bağımlılık ilişkisi üretir. Artık orta çağda değiliz. Kendi ekmeğimizi kendimiz üretmiyoruz. Su ve aydınlanma ihtiyaçlarını da ortak havuzdan tedarik ediyoruz. Bu durumda herkes herkese bağımlıdır. Ama bu türden bağımlılığın bir lider ya da öndere bağımlılıkla bir benzerliği yoktur. 

Herhangi bir yanlış anlaşılmaya mahal vermemek için, söylediklerimden lider ya da önderlere karşı olduğum sonucu çıkarılmasın. Temsili demokrasiler dönemini yaşadığımız için, lider, önder ya da diğer sembolik temsil biçimlerine hala ihtiyacımız olduğunu biliyorum. 

Benim derdimin adı; aklı tutsak alan biat kültürüdür. Lider ile takipçi ilişkisini mürit ilişkisine dönüştürmektir. Liderin asla yanılmayacağına dayanan temelsiz inançlar ve umutlardır. Lider ya da öndere olağanüstü, insan üstü nitelikler atıf eden kültürel yapıdır. Geçen günlerde sosyal medyada ironik bir Siverek hikayesi paylaşılmıştı. Hikâye kısaca şöyleydi:

‘Urfa Siverek’in bir köyünde, güneşin ortasında, yukarıya doğru bakan köylüye “Güneşin altında ne bekliyorsun?” diye sormuşlar.

Köylü: “Ağam dedi ki güneş çıkınca seni çağıracağım.”

Demişler ki “Yahu öğlen olacak, sen hala güneş çıkacak diye mi bekliyorsun?" 

Köylü: "Ağam çağırmadığına göre güneş çıkmamış."  

Dilime doladığım meselenin özeti, aslında bu hikayedir.