• 24.08.2021 06:47

Güneşin Doğu’da battığı yıllardan bahsetmek istiyorum. Her şeyin iç içe geçtiği, anlamakta zorlandığım bugün düşündüğümde ‘mümkün değil/olamaz’ dediğim, her şeyin ama her şeyin yaşandığı yıllardı 1978-1980 yılları arası…

Dünyada Afganlardan sonra, Afganlar için dayak yiyen ilk insanım ben. Bunu çok acıklı bir hikâyesi de var aslında kendi yaşadığım…

Toplam nüfusu o zamanlar 30 bin olan bir şehri göz önüne getirin. Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı’nın (TPAO) 4 bin işçisi var. Bir petrol şehri… Nüfusun yarısı işçi olan bir şehir… Diğer yarısına yakını da esnaf olan bir şehirde, ekonomik anlamda kendisine yeten bir şehirden söz ediyorum.

Batman’dan.

Bu şehirde doğdum ve gençliğimi bu şehirde geçirdim. Bilmiyorum sizler hatırlar mısınız, Doğu’da ve Güneydoğu’da o dönemler sağcı olmak ayıp bir şeydi. Gençlik tümüyle sol kökenliydi, solcu olmak durumundaydı ama solcu olmak durumundaydı derken nokta koyamıyorum.

Hangi sol? Bir de o var. Saydığım zaman yetişmekte zorlanıyorum sol örgütlerin ve fraksiyonların isimlerini. Şöyle bir sayayım istiyorsanız:

Başta ünlü Halkın Sülalesi grubundan söz edeyim. Meşhur Aydınlık; bugünkü Doğu Perincek’in o gün çıkardığı ve herkesi düşman gördüğü, bugünkü gibi ‘sosyal faşist’ dediği, baş düşmanın da Sovyetler Birliği yani Rusya olduğunu savunan bir Aydınlık.

Sonra Halkın Sesi, Halkın Gücü, Halkın Birliği, Halkın Yolu, Halkın Kurtuluşu vb. halkla başlayan onlarca örgütlenme… Bu yüzden onlara Halkın Sülalesi denirdi.

Bu örgütlerin hepsinin kendi gazeteleri, dergileri ve çeşitli yayın organları vardı.

Diğer tarafta Dev-Genç, Dev-Sol, Türkiye Komünist Partisi, Türkiye Komünist Partisi-L, Türkiye Komünist Partisi-ML, Türkiye Komünist Partisi-D, Türkiye Komünist Partisi-MLD vb adlarda onlarca örgüt…

Kürt coğrafyasında da DDKD, DHKD, Ala Rızgari, KUK, Apocular vb sayısını şu anda hatırlayamadığım örgütler.

Bunların hepsi de şu veya bu şekilde o küçücük ilçede kendisini temsil ediyordu.

Batman o zaman bir işçi kenti olduğu için de Türkiye’nin küçük bir fotoğrafıydı. Herkesin kendisini ifade edebilecek ya da örgütlenmesini sağlayabilecek birilerini bulabileceği bir yerdi.

Ben de bu örgütlerin içindeydim. Sadece Türkiye’deki onlarca fraksiyonu değil, Vietnam, Angola, Mozambik, Etiopya, Eritre, Arnavutluk, Küba’daki devrimci sol ulusal kurtuluş mücadelelerini isim isim ezberlemiştik.

Ama o güne kadar Afganistan’ı hiç duymamıştım.

Ta ki göz altına alındığım 27 Aralık 1979 tarihine kadar.

18-19 yaşında solcu olan bir gençtim. Sovyetler Birliği’ni de meşhur ideologlar üzerinden okuyorduk. Mihail Susnov, Konstantin Zaradov gibi ideologlar; ki onlar Sovyetler Birliği’ni dünyanın en güçlü ekonomisine sahip, refahın inanılmaz derece yüksek olduğu, sosyal yaşamın muhteşem olduğu, ekonomik sıkıntıların hiç yaşanmadığı, işçilerin ve emekçilerin en özgürce kendilerini ifade ettiği, sömürenin ve sömürülenin olmadığı bir ülke olarak anlatıyorlardı.

Biz de sömürüsüz, ezenin-ezilenin olmadığı, baskının olmadığı, feodalizmin olmadığı, hakça bölüşümün olduğu bir dünyayı özleyenler olarak bu ideologların Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) gibi rakamlarla oynayarak tarif ettikleri bu dünyaya inanıyorduk.

Bu hayallerden gözaltına alınır alınmaz bir polis şefinin “siz komünistler Afganistan’ı işgal ediyorsunuz” diye başlayan ve bitmek tükenmek bilmeyen bir dayak faslı ile uyandım:

“Afganistan’a gireceksiniz ha, nasıl girersiniz!”

Tabi ki ilk defa duyduğum bir ülke… Afganistan’ın benimle ne alakası var… Bulunduğum küçücük bir ilçeden binlerce kilometre ötede bir şeyler olmuş, Sovyetler Birliği Afganistan’ı işgal etmiş. Komünist olan Sovyetler Birliği olunca solcuların hepsini de komünist olarak gören bir polis şefi suçluyu bulmuştu: 19 yaşındaki ben!

“Nasıl girersiniz Afganistan’a, Türkiye’yi de mi böyle işgal edeceksiniz” sözleriyle dayak yiyorum ama hiç duymadığım kelimeler ve isimler üzerinden dayak yiyorum ve de benimle ne alakası olduğunu anlamaya çalışıyorum.

Ancak anlamak mümkün değil çünkü adını hiç bilmediğim bir ülke üzerinden, işgal edilmiş o ülke nedeniyle ben işkenceye maruz kalıp dayak yiyorum. Çok kötü bir dayak ama…

Büyük bir öfke ve hınç ile sanki biriktirilmiş öfke ve hınç ile işgalle aynı gün o öfkelerinin hepsini benim üzerime kustular. Beni ne kadar dövüyorlarsa, kendilerine göre işgalcileri, Sovyetler Birliği’ni dövüyorlar. Büyük bir hınç dayak atmanın ve dövmenin derecesini artırıyor.

Bir işgalci yakalayıp o işgalciyi linç etme söz konusu. Aslında ben hafifleterek anlatıyorum. Aslında bir linç söz konusu; yüzüm ve gözüm kanlar içinde dağılmış ve durmak bilmiyorlar. Bakıldığı zaman ben küçük bir çocuğum. Kocaman ve çok güçlü insanlar tarafından dayak yiyorsun. Anlama durumun da yok, çünkü hiç bilmediğin bir durumla karşı karşıyasın. Öğrendiğin her şeyi gözden geçiriyorsun.

Ben o gün İlerici Gençler Derneği (İGD) üyesiyim. Barışı savunuyorum. Kürtlerin ve Türklerin barışını. Barışı savunduğum için Kürt siyasetini buldozer gibi ezen Apocularla tartışıyorsun. Büyük tartışmalar yapıyorsun. O büyük tartışmalar yetmemiş Apocularla, bu sefer durum fiziki saldırılara dönüşmüş. Buradaki bütün o ismini saydığım örgütlerin hepsi tasfiye olmuş/edilmiş ve tek onlar kalmış. Öyle bir yerde bu tartışmalar içerisinde Afganistan adı hiç geçmemiş, hiç konuşulmamış. Yabancısı olduğum bir ad. Bilgi sahibi olmadığım bir ülke ve öyle bir durumdan ötürü de feci şekilde dayak yiyorum. Hafızamı niçin, neden ve ne alaka diye yoklamaya çalışıyorum; ama kuramıyorum bir bağ doğal olarak. Oysa karşımdakiler kurmuşlar ve o hınçla bana saldırıyorlar.

Elbette sonradan öğreniyorsunuz. Çünkü Afganistan benim için çok acılı bir hikâyenin başlangıcı  oldu.

Biz aslında Sovyetler’i, solu savunurken, darbelere/işgallere karşı bir mücadelenin ulviliği adına hareket ederken, meğerse Sovyetler bir ülkeyi işgal etmiş. Askeri darbe yapmış.

Oradaki Komünist Partisi’nin genel sekreterleri birilerini zehirlemiş, yastıklarla birbirini boğmuşlar.

Böyle bir ülke Afganistan ve askerler içerisinde örgütlenip darbe yapan bir Komünist Partisi…

Aslında aynı bizdeki gibiydi. Farklı fraksiyonlar birbirine karşı darbe yapıyor, birbirlerini öldürüyorlardı.

Ben de bu vahşi dayağı hiç unutmamak adına bir hınçla Afganistan’ı tanımaya giriştim. kitapların ve dergilerin içine daldım. Daldıkça hayal kırıklığım arttı.

Sol ve komünist düşünce liderlerinin Afganistan’ı nasıl bir uçuruma sürüklediklerini öğrendim.

Nur Muhammed Teraki, Hafizullah Emin ve Babrak Karmal adlarını öğrenirken bu liderlerin birbirlerine karşı acımasız tavırlarına da şahit oldum

Öyle acımasızca birbirlerine düşmanlıklar ki

Birbirlerinin yemeklerine zehir katıyor

Birbirlerini yastıkla boğuyorlardı. Okudukça hayallerim de yıkıldı.

Afganistan’da darbe olmuş, işgale uğramış, özgürlük/demokrasi getireceğim diyenler birbirini öldürüyor, suikastlar düzenliyor. Bu da yetmiyor ülke işgal ediliyor.

Diğer yönüyle özgürlükler demokrasinin, sınıfsız toplumun adası dediğin Sovyetler Birliği’nin öyle olmadığı, Mihail Sustov’un, Konstantin Zaradov’un anlattıklarının hepsinin yalan olduğunu öğreniyorsun.

Bürokrasinin, yoksulluğun tavan yaptığı bir ülke. Askeri anlamda askeri bürokrasinin çok güçlü olduğu, ekonomik anlamda eşitsizliğin doruklarda yaşadığı bir ülke… O dayakla beraber o dayağın nedenini araştırırken bütün dünyam da alt üst oldu.

Şimdiye kadar mücadele ettiklerimin, öğrendiklerimin hepsinin yalan olduğunu öğrendim.

Böyle bir dünyaya adım atıyorsun. Yol bitmiş, neye inanacaksın ve güveneceksin… Eşitlik, demokrasi ve özgürlük söyleminin sahiciliği kaybolmuş dünyanda. Öğretilenlerin yalan çıkması sende çok derin hayal kırıklıklarına neden olmuş.

O yüzden 1979 yılında Afganistan için yediğim o dayağı hiç unutmadım.