• 13.10.2012 00:00
  • (4730)

 80'den önce ekonomi, Demirel'in deyişiyle, 70 cent'e muhtaç, ama küredekilerle kıyaslandığında ortalarda, 

karşılığı olan ya da olmayan kredilerle borçlanarak tüketim çıtasını yükseltmeye yönelmediği içinrölantide, gümrüğü daha yüksekte bir kapitalist sistemdi.

 

Keza üst yapı kurumları da aynı minvalde, emekli olup köşeye çekilmeyi bekleyen bir memuriyet, siyasete atılsa bile 
etliye sütlüye karışmaz, başkanın adamı üreten yuvalardı.


Ya ordu? 
Lafta siyaseten en izole, devlet deyince onun adı hep öne gele, piramitin zirvesi bir kurum; en etliye sütlüye karışır, ona 
danışılmadan pasaport bile verilmeyen bir ülkeydi Türkiye.


Yukarda bürokrasi, hükümet ve ordu/devlet iç içe, zaman zaman polemik, münazara, ayak oyunu, kol bastı oynarken
aşağıda fukaralığının bile farkında olmayan halk, kendi halinde. 


Azıcık ordu, azıcık emeğiyle geçinen meslekler, azıcık köylü içinde bu kendiliğinden gidişe muhalif sesler çoğaltmak için 
evvelden beri solcuların uğraşıları, dalga dalga yayılmaya başladı. 


En çok da, öğrenci gençlikten karşılık buldu sol ideoloji. 
Öğrenci gençliğin dinamizmi sendikalaşan işçileri harekete geçirdi. 


İşçiler haklarını alır da köylüler ne durur! Onlar da yabalarını, dirgenlerini, tırpanlarını alıp yollara döküldü. 
Memur da durmadı. Başta öğretmenler olmak üzere, o kadar okuduk neden işçi kadar hakkımız olmasın deyip onlar da 
yürüdü haklarının teslimi için.


Kürt olduğunu saklayan üniversiteli Kürt gençler Kürt dernekleri kurup ulusal kültürünü geliştirme yolu aradı.
Aleviler, korka sakına yaptıkları cemler bir tarafa, kendi partilerini kurdu. 
Bastırılmış haklar meydanları doldurdu.


Hak arayan insanlar hakkına kavuştukça morallendi, moral değerler onları kişilikleştirdi, devletin bir kulu olmadığını öğretti.
Bu kişilikli gidiş yukarıyı, sermayeyi rahatsız etti. 


Yüzbinleri ayağa kaldıran örgütlenmeler düzenin gözünü korkuttu. 


Darbeciler, önce hak arayışları yolundan çıkarmak için ajan ve provakatörlerini gönderdi, sağa sola bombalar attırdı, kitlesel saldırılar
kışkırttı, organize etti, haklının yıpranmasını, oluk oluk kan ve binlerce canın kaybına karşın bekledi. 


Darbe için iki yüzlülük yaptı.
Darbe ve darbeciler, iki yüzlülüğü de akıllıkmış gibi övünerek anlattı.
Çocuklar,' baak iki yüzlülük bazen iyiymiş' diye büyüdü.
Darbeye ve yasalarına dokunmadan değişim çabalarına giren Özal dönemi, çocuklara, hükümet/ iktidar olabilmek, 'başarmak' için suça, 
suçluya göz yummaya, iki yüzlü davranmaya örnek oldu.


Suçla yaşamanın popülizmini de yaptı: 'Benim memurum işini bilir.' dedi, halkın soyulmasına göz yumulmasını öğretti.
Yetmedi, 'Seçime 5 kala zam yapacak kadar enayi miyim?' diyerek iki yüzlü 'dürüst'lüğü de örnekti. 


Sonra, Başbakan Çiller, 'Kurşun atan da, yiyen de şereflidir.' diyerek , canı güvence almak yerine katillerine arka çıktı.
Kopkoyu bir faili meçhüller kabusu çöktü, başta Kürtler olmak üzere Türkiye'de düşünen, mücadele eden insanların başına.
Korku, insanları bukelamun gibi çok yüzlü olmaya zorladı ve giderek kimilerinde yaşam tarzı oldu.


Ak Parti hükümetti, iktidar oldu.
İktidar oldu AB ile uyum yasaları durdu.
Ölümler, anaların göz yaşı devam etti.
Poşu taktı, demokratik eylem yaptı diye öğrenciler, yazılarından dolayı gazeteciler ömürlük yıllarla hapse girdi.
İçerdeki seçilmiş Kürt yöneticilerin sayısı 10 bine yaklaştı.


İki yüzlülük değişmedi.
Başbakan, 2007'de duvarları 'kurban olam ayına yıldızına' afişiyle donattırırken, Oslo görüşmeleri başlama emrini verdi, yine
Hakkari'de çocuk ve kadınları döven polise, tabi ki vurur mealinde laflar ettiği günlerde İmralı ile görüşme yaptırdı.* 


Hangi tutumu samimi?
Peki böylesi ikili tutumu olana güvenilir mi?
Pes artık, bu paradoksun cinneti. 
İngiltere'de de, Güney Afrikada da benzeri olması tanımı değiştirir mi? 
İki yüzlülük kapitalizmin yaşam tarzı, çünkü mayası iki yüzlü.


Ulusal kurtuluşların başlangıcı sayılan 1789 Fransız İhtilali'den beri, burjuvalar,
iktidarı ele geçirene kadar işçi ve emekçileri asker, destek olarak kullandı, iktidarı paylaşmadı, kendi istedikleri kadar verdi. 
Oysa doğrusu hakkı teslim edip yetkiyi paylaşmaktı..


Başabakanın icraatı da bu anlamda tarihsel tanıdık. 
'Ey halkım, bu haklar aynen Türklerin olduğu gibi Kürtlerin de hakkı' dese, kişilikli bir toplum ve birey için bir icraat olmaz mı? 


Saklayarak, hakkın sahiplerini köşeye sıkıştırarak en aza razı etmeye uğraşmak ilerde sorunun tekrarı ve kişiliksizliğin devamına neden olmaz mı?


Bir toplum mühendisliği alanı sayılması gereken köşelerde barış, onurluluk, refah, mutluluk yani arzulanana ilişkin yazılmaz mı? 


Ve fakat bu kuşak, kabül de, onları o mevkiye oturtmak da, kişilikli tutum beklemek de haksızlık. 
Kim bilir, onların gördüğü ışık, "Köprüden geçene kadar.." öğütüdür.


Onlar compütörle oynadı çelik çomak yerine, sonuççular, yükledikleri verilerin sonucu pozitif olabilir. 
Hem reel, hem inançlı nasıl olunur, yeterince yabancılaşamayan anlayamayabilir.


En optimistinden.
 
* Yıldıray Oğur'un makalesinden.
ilker demir
[email protected]