• 14.01.2014 00:00
  • (2581)

 Haftalardır T.C'nin üst katlarında bir kavga var.

Tüm Türkiye bu kavgayı izliyor.

Tarafın biri hükümet, diğeri hükümete baştan beri destek veren fiili koalisyon ortağı cemaat ya da Hizmet Hareketi.

Bu kavga iktidardaki koalisyonun muktedir olma kavgası.

Yukardakiler, mikrofondan alenen, el altından, her daldan ve koldan, herkesi bu kavgaya dahil etmeye çalışıyor.

'Zenginin malı züğürdün çenesini yorar', bu kavgada da misal, yukardakilerden çok aşağıdaki silahşörleri, ayakçıları vuruşuyor.

Üniversitede kürsün olsa, en bilimsel öneriyi sunsan ne yazar, sermayenin gücü, gücün itici motifi aidiyetin pratiği, üreteceği sonuç değişmiyor, hepsi sütten çıkmış ak kaşık, bütün kararları doğru oluyor.

Ayrıca skoru beklenecek bir kavga da değil, galip kendileri; ne dersane, ne de karşıtının karşıtı, ne yargı ve ne emniyet, yürütme bağımsızlığı anlayışları farklı, tıpkı kılıç kalkan oyunundaki gibi, taraflar birbirlerine aynı ton, ahenk ve yöntemlerle tutum alıyor.

Bir taraf payını korumaya, diğeri fazla vermemeye çalışıyor.

Ana mücadele, itaatkar devletçi Türk yetiştirmek için hazırlanmış düzeneği itaatkar devletçi Müslüman yetiştirmek üzere değiştirmeyi hedefliyor.

İkisi için de her yol mubah.

Kavga, uzaktan düzeneği iktidarın tek başına değiştirmek istemesinden, koalisyon ortaklarına ihtiyacının kalmadığını ilan etmesinden çıkıyor görünüyor.

Bu kapışmanın taraf galibi yok; ikbal aynı, biri her an diğeri olabiliyor.

İkbal kısa vadede hükümete yakın duruyor.

Diğer taraf varım, dur diyor, varlığını somutluyor.

Yol nereye çıkıyor?

Yolun sonu pat gibi, net görünmüyor.

Ama sanki "Atı alan Üsküdar'ı geçiyor."

Başbakan, Şeb-i Arus törenlerinde yaptığı ajitatif 'hutbe'siyle, Cemaate, gerekirse dini anlamda da alternatif olduğunu, kürsüyü dolduracağını ilan ediyor.

Ve tüm şimşekleri üzerinde topluyor.

Yetmiyor, konuşmalarında hep söylediği 'devlet laik olur, yurttaş değil' savına karşın, Başbakan olarak katıldığı bu törende yurttaş Erdoğan gibi konuşuyor; "kıble birliği, kardeşlik hukuku" diyerek İslami aidiyetin altını kalın kalın çiziyor, radikal tabanın damarına giriyor.

Başbakan bir yere koşuyor, sanki bir şey kaçırıyor.

Başbakan koşuyor ama muhalefet neden ahraz!

Halk için olduğunu öne süren örgütlenmeler siyasetin kıyısında, yesinler birbirini ya da başka saikle kapışmadan kendisine piyango sonuç mu bekliyor!

Devlet, böyle günlerde yönetenlerine sussun diye 12 eylül rejiminin kurumu YÖK'lere maaş veriyor, onların suskunluğu anlaşılıyor, ama ya özel üniversiteler, bilim insanları ve alternatif eğitim ve hukuk kurumları neden susuyor?

Tartışma neden kuvvetler ayrılığının ötesine taşamıyor?

Konu, etekteki taşlar, kasalarda kilitli kirli çamaşırlar ortaya çıkıyor ya da çıkar ha tehditleriyle çapsız sığ alanlarda kalıyor!

Muhalefet hukuk dili yerine, 'kul hakkından' söz ediyor, 'yeni' sisteme razı, sanki kendini adapte ediyor.

Görünen o ki, İslami kanatlar birbirini ekarte etmek için ister Ergenekon denilen eski odakla, ister yeni odaklarla ittifak oluştursun, iktidarın ve sistemin niteliği değişmiyor.

Türkiye'deki halkları tanımayan Türklüğün önceliği İslamla değişime gidiyor; Diyanetle zaten statü dışında olan diğer dinler, inançlar, dinsizler bir kez daha dışlanıyor.

Küresel sermayenin üst yapıya biçtiği rol bu, ton farkları uzlaşmaz değil, onlar açısından sonucu pek fazla değiştirmiyor.

Ama demokratik hak ve özgürlükler açısından Türkiye'de hiçbir aidiyetin devletleşmemesi, devletin hukukla yönetilmesi; üst yapı kurumlarının da evrensel hukuka göre biçimlenmesi gerekiyor.

Demokrasi güçlerinin ivedilikle hukuk paydasında ortaklaşması gerekiyor.