• 4.02.2014 00:00
  • (2640)

 Başbakan attığı nutuklarda, rakiplerinin ağzını burnunu kıramadığı için hıncını sözlerle alıyor hissi veriyor. Tüm Türkiye bu soruna çözüm aramıyor, katlanıyor. Aramayı bırak, medya her narayı gündemin başına çakıyor. 

Hiç eleştirilmiyor değil, eleştiriliyor, ama ya aynı ‘etik’ çizgide zıddı, ya da aynı minvalde kaldığından tam tanı/teşhis konamıyor. 

Yazılanların bir kısmı ‘ben de sana’, diğer kısmı daha iyi/kötü ile bitiyor. Sorun kavramsal olarak ele alınamıyor, nedenler tartışılmıyor, kalıcı çözüm önerilmiyor.

Mesela Başbakan “Milletim ne derse o olur, çünkü o milli iradedir” diyor; birileri, eski filmlerden kaset dinletiyor: “Yaşşaa! Sandıktan öte var mı, sandıktan öte!

Varsa yoksa icraatın övülmesi ya da yerin dibine sokulması. Oy hakkı, sandık, milli irade içerikleri tartışılmıyor. Bunun için bilgileri yetmiyor, ellerde mercek ‘fikir’ avına çıkılıyor: Platon 2500 yıl önce, “İrade bir tiranı isterse ne olacak; demokrasi despotizme dönüşür”; Jean-Jacques Rousseau, “Tanrılardan oluşan bir halk mevcut olsaydı, kendini demokratik olarak yönetebilirdi”; Proudhon, “Demokrasi gizli bir aristokrasidir”;Montesquieu, “Demokrasi iki farklı aşırılığa sahiptir; aristokrat eşitsizlik ve despotik aşırı eşitlik ruhu.

Bu, münevver olamamanın menfaat çıkmazı.

Oysa, “milli irade”nin yaşı 250 yıldan fazla, halklara gına geldi; herkes biliyor, egemen güçler arasında çıkar ayrılığı çıkarsa, biri diğerini ekarte etmek için halka oylatır. Yani egemen bir grup ya da grupların çıkarının oylatılmasıdır milli irade. Oylamanın demokratik bir eylem olması demokrasinin kendisidir anlamına gelmiyor. Demokrasi, azınlığın itinayla korunmasıdır, temel haklar, oylatılamaz, oylatanlar demokrat olamaz. Gerçi bu da, son tahlilde artı değere dayalı kapitalist sistemin sürdürülebilirliğine hizmet ediyor ve başka bir boyut oluyor.

Tartışma, asgari demokrat limitin çok altında sürüyor, çünkü konu, Başbakan, Cemaat ve TÜSİAD Başkanı’nın sözleri etrafında adeta tüketiliyor. 

Cemaat görüş bildiriyor. Görüşü veya görüşü taşıyanların icraatı yürütmeye dokununca, kanıtsız paralel bir suç örgütü değerlendirmesi iftira oluyor. Olmuyor. Daha dün aynı geometrik duruşla alınan yolu, çıkar çatladı diye yasadışı ilan etmek muhalife hazımsızlığı gösteriyor: Suç Başbakan’ın iki dudak ürünü, oluşumunda hukuki kriterler bulunmuyor ve bu, iddia edilen imaja, ‘delikanlı’lığa da sığmıyor.

Keza TÜSİAD Başkanı’nın, “Böyle giderse yabancı sermaye gelmez” sözüne, Başbakan’ın söylediği “vatana ihanet” nitelemesi etrafında dönen eleştirilerle eleştiri, eleştirinin tüketimine dönüyor. Bir işadamının siyaseten karşı argümanlarına tecrit politikası, hizmet ettiği sınıfın ahlakı bakımından da tutarsız kalıyor. Muhaliflere uygulanan teslim alma politikası, Başbakan’ın asgari demokrasiyi bile benimsemediğini endişeyle belgeliyor. 

Yoksa bu kavramların sermayeyle doğuştan ilgisi bulunmuyor. Egemenlerin topunun vatan- millet- sakarya- şehit lafları kandırmaca, halk için değil, gümrük vergileri de alınan ucuz kredilerle kazanılan paraları kasalara doldurmaya yarıyor. 

Ama bunları söyleyecek sisteme muhalif olanlar, cılız mı cılız, sesleri duyulmuyor, alternatif muhalefetin esamisi okunmuyor, sol yok sayılıyor. 

Oh ne âlâ, bunlar kendi aralarında iktidar ve muhalefetçilik oynuyor. 

Bunların halka açıklanması gerekiyor. Ama minderde kalma derdi belki, açıklamalar yer bulamıyor, engelleniyor. Her kesimin kendine has sansürü oluyor.

Oysa çakma da olsa uzmanlıkları, atama da olsa yazarları, kavramları güncelleme cahili de olsalar, çoğu, bunların 19. yüzyılın paradigmaları olduğunu biliyor. 

Daha geçen yüzyıl Nâzım Usta şiirinde öğretiyor vatan ve ihaneti: 


Vatan çiftliklerinizse, kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan, 


....


vatan, mızraklı ilmühalse, vatan, polis copuysa,


.... 

Nâzım Usta’nın yazdıklarının bir kısmı o yüzyılda kaldı, ama özü sürüyor.


Vatan, ihanet, şehit gibi kavramları, eskiden olduğu gibi şimdi de, yoksul halk çocuklarını ölüme göndermek için egemen veya egemen olmak isteyen güçler kullanıyor.

Günümüzde artık ilişkiler vatanlararası/ uluslararasını da aşıyor, küreselleşiyor; küresel sermaye, küresel demokrasi güçleri.

Kavramlar güncelleniyor, vatan haini yerine doğa haini, din düşmanı yerine vicdan, millet düşmanı yerine insanlık düşmanı gibi.

Bu münevverler güncellenemiyor, aidiyetin/ grubun menfaati yerine kavram, ilke, doğa, vicdan ve insanlık diyemiyor.

Dolayısıyla Başbakan’ın üslubu ortalamayı yansıtıyor. 


(*)
İngilizcede “kullanışlı aptal” demek.


[email protected]