• 10.03.2019 00:00
  • (1419)

 Bilge romancı, yazar Moris Farhi bir makalesinde şöyle yazıyor:

"Rum, Kürt, Laz, Hintli, Çinli, Siyahi, tüm bunların yaşadığı bir ülkedir benim için ütopya.

Böyle bir ülkeyi bulduğumuzda da dünyadaki cenneti bulmuş olacağımızı düşünüyorum.

Bu arada Türkiye’nin hâlâ bu dünyadaki cennet olma potansiyeli vardır; çünkü dünyadaki herhangi bir ülkeden daha çok Türkiye, içindeki yabancıyı sevmektedir. "

Bugün Türkiye'de yaşayanlar, baskı ve zulmü ensesinde hisseden, yaşayan alıntıyı ilk okuduğunda öfkeyle yüzünü buruşturur.

Bir kere Türkiye'de azınlık kalmadı, çoğunluktan da devletten tokat yemeyen yok.

Silmeye istübü yetmez çapaklı egemen anlayış nezdinde Kürdler potansiyel terörist, Suriyeliler adi suçlu, Araplık pislik ve irtica kaynağı sayılmaktadır.

Bu potansiyel ne menem bir şeydir?

İçindeki yabancı kimdir, nasıl bir sevgidir?

Diğerlerinin görece azlığının nedeni nedir, öyle bir neden var mıdır?

Yoksa bu tespit yaşanana bir atıf mıdır?

Değerli yazarın babası çocukluk yıllarında bir gece sürgüne gönderilmiştir.

Aile babayı öldü sanırken yıllar sonra dönmüş, 1942 varlık vergisi ödemesi yüzünden ev ekonomisi tam takır bir mutfakla yüz yüze kalmıştır.

Ama Yahudi olan aile bu yoksulluğu hissetmemiştir.

Çünkü komşuları, güzelim Türk ve Kürd komşuları onlara her pişirdiği yemekten birer kap getirmiştir.

Bu söz belki de o günlerin betimidir.

O günlere benzer ne öyküler vardır dilden dile, kulaktan kulağa yayılan.

1955 6/7 Eylül'ünde devlet radyosu, "Selanik'de Atatürk'ün evinin bahçesinde bomba patlatıldı" haberini verdikten sonra içine devlet kaçırılan halkın tepkisine örnek olarak en sık dile geleni

kapıcılığını yaptığı apartmandaki azınlıkları, elinde salladığı Türk bayrağı ile ellerinde bayraklı sopa ve satırlarla saldırıya gelen gruplara, "bu apartmanda azınlık yok" diyerek kurtardıktan sonra sopasını ve bayrağını alıp " kahpe gavura/Yunan'a ölüm!" diye azınlık malı ve canına saldırıya giden öyküdür.

Benzer şekilde kurtarılan Ermeni kızları, Rum delikanlıları ile dolu çok öykü vardır.

Hitler, Mussoli ve benzeri zulüm rejimlerinden kaçıp Türkiye'ye sığınan bilim/sanat adamları da devlet düzeyinde içindeki yabancıyı sevmeye dönük örneklerdir.

Propaganda için tüm devletlerin benzer şekilde bilimi ve sanatı korurmuş gibi tutumları vardır.

Demokratlaşmayı sürdürmeyen her devlet aynı özelliktedir.

Ama devletlerinki mış gibi, halkın içindeki gerçek sevgidir.

Çünkü halk her gün ve yıllarca gördüğü komşusunu bebekliğinden itibaren tanır; büyüyen her kişi o toplumun evladı gibidir; ölümde, doğumda, düğünde ve bayramda birbirinin ne tavır aldığını bilir.

Halkın birbiriyle uzlaşmaz bir çelişkisi olmadığı için problemlerini şiddetsiz, silahsız, konuşarak, barışçı yolla çözer.

Dolayısıyla bilge yazar haklıdır, "Türkiye’nin hâlâ bu dünyadaki cennet olma potansiyeli vardır; çünkü dünyadaki herhangi bir ülkeden daha çok Türkiye, içindeki yabancıyı sevmektedir." kanaati doğrudur, ama eksiktir.

Çünkü içine devlet kaçmazsa, bütün halklar birbirini sever, üstelik eşit halkların içine devlet de kaçamaz.