• 26.06.2020 00:00
  • (847)

 Baro, ilişkileri  Avukatlık Kanunuyla tanımlı, tüzel kişiliğe sahip, bir nevi kamu kurumu niteliğinde bir meslek kuruluşudur.

Fransızca köklü bir sözcük, demir parmaklık anlamına geliyor.

Ama o demir neye parmaklık, aslolanı, hakkı bulmak gerekiyor.

Baronun dünyada geçmişi ta MÖ'ye uzanıyor, Atina, Roma, 500, 600'lü yıllara.

Türkiye topraklarına girmesi 2000 küsür yıl sonraları buluyor.

Osmanlı’da Baro, 1839 Tanzimat, 1856 Islahat Fermanı, ama 1876 Nizamnamesiyle 20 Mart 1878'de Adliye Nezareti/devlet iznine tabi olarak kuruluyor.

Ancak o güne kadar savunma tabi ki durmuyor, kadılı mahkemelerde halkın yazılı işlerini arzuhalciler çok öncesinden ama 14. yüzyıldan itibaren de resmen yapıyor.

Buradan hareketle kırılmasınlar, Türkiye'de avukatlığın genlerinde hakimleri ağlatan o yanık dilekçelerin yazımı, arzuhalcilik imajlarından bir türlü ayrılmıyor.

Arzuhalcilik ya da baro, kökeni savunma sistemi ve sistem, halkla bağını, neden olduğu suçları devletin kontrol ettiği bir mekanizmayla savundurtuyor.

Sistem, üstüne üstlük kararları da kendi koyduğu terazi ve dirhemleriyle yapıyor.

Pratiğe baktığınızda bu apaçık görünüyor.

Partiler, dernekler hiyerarşik olarak devlete bağlı değil, ama pratikte asla ifade hakkını yaşamıyor.

Biçimsel bağımsız, yarı bağımlı kamu dahil her izinli kuruluş, tüzük ve kanunlarla tamamen devlete bağlanıyor, fiilen devletleşiyor.

Mesela, "..kahraman ırkıma" demeden bir kongre yapılamıyor, mecliste yaşayan tüm kesimleri kapsamayan "devlet yemini"ni etmeden vekil olunamıyor.

Ama adalet diye şu meşhur üçlüye sığınılıyor: Savunma, yargı, infaz.

"Sağ"olsun demokrasisi de "var" sistemin, yasama yürütme yargı, onun yargı denilen ayağındaki savunma da hak, sımsıkı elde tutuluyor.

Sistem demokrasisini de, yargısını da bekasını garantiye alacak şekilde kuruyor ve bunu da gururla ve halka posta atarak ilan ediyor.

Hakimler bir kast sanki, "objektif" olabilme kılıflarıyla olabildiğince halktan izole yaşıyor.

Ama baro devletin yargı kanadının savunma bölümünde, devletin kanunlarıyla tanımlanan bir zırhla halkın yanında duruyor.

Bu zırhı her iktidar kendi modeliyle değiştirmek istediği için Ak Parti yeni bir model giydirmek istiyor, baroya yeni düzenlemelere girişiyor.

Nüfusa, temsile göre olsun diyor, neredeyse baroda şu marka çay demlensin demeye kadar varan diller dönüyor ama baroyu baro yönetir demiyor.

Eskiden tonu farklı, Ak Parti de TC'nin kuruluş kodlarına denk dizaynı kendi davasına uyumlamak istiyor.

Baronun hukukçularından ses çıkmıyor.

En çok baronun esnafları söze giriyor, hukuki bir tepki oluşmuyor.

Normal, çünkü prof ünvanlı esnaf bir baro eski başkanı C. Kaftancıoğlu'nun ifade hakkına cezayı haklı bulabiliyor.

Benzer nitelikte baronun çoğunluk temsilcisi başkanları, 'baroya müdahaleye karşı, başkanların Ankara'ya yürümesine' karar alıyor, yürüyüş engelleniyor, temel kişilik hakları çiğneniyor.

Devlet suç işliyor.

Engel kalkıyor, yürüyüş devam ediyor, ama o da ne, Ak Parti'ye 'önümü ilikletemeyeceksin' diyen yürüyüşçüler Anıtkabir'de önünü ilikliyor.

Muhufazakar kanuncular kendini ele veriyor, çünkü hukuk hiçbir iliklemeyi kabul etmiyor.

Avukatlar bunu biliyor, bu genel kabul görüyor, bu uygulanmayacaksa neden yürüyüş yapılıyor?

Bir de partilere "siz karışmayın, vekilleri desteğe göndermeyin ki savunma bölünmesin" diye tembihte bulunuyor.

Tutum kendi üyelerini de hukuku dışı merkezlere itiyor, aidiyetleri meşrulaştırıyor, savunmayı Ak Parti'den önce bölmeye zemin veriyor.

Sayın baro, olmuyor.

Ak Parti'nin Baroları hakimiyetine alma girişimi biliniyor engellemek için mücadele gerekiyor.

Türkiye demokrasi güçlerinin bölünme tecrübeleri zengin; işçi sınıfı bölündü, devlet sınıf ile oyuncak gibi oynadı, oynuyor.

Savunmanın bundan ders alması, amacı evrensel hukuk diye koyması, savunmaya devlet ve aidiyet virüsü kaçırmaması gerekiyor. 

Diyanet'i yanlış bulup dinler kendi kendini örgütlemeli, devlet denetleyici olmalıdır diyen sivil siyaset, meslek örgütlenmeleri konusunda susuyor.

Sivil sol kendi meslek örgütlenme anlayışını neden açıklamıyor?

Bu konuda sivil siyasetin yeni "bir yetmez ama evet veya eskiye fit" kuyrukçuluğuna, devlet içi seçeneklere yeniden yönelmesine karşı dikkatli olması gerekiyor.

Baronun halkın savunmanı olabilmesi için demir parmaklığın hak/hukuk tarafında durması, giydirilen zırhı perişan etmesi gerekiyor.

Zihinleri sivilleştirmeden hiçbir şey olmuyor.