• 10.11.2020 00:00
  • (410)

 Hafızalarda her icraasında senaryosuna sadık bir şef, yönetmen, piyanist, opera veya koro sanatçıları ve hatta seyircilerle ahenk arayan bir müzisyen olarak kalan Timur Selçuk öldü.

O müziğinde tek kişilik her şeydi.

Bu özelliği belki yüzyıllar içinde devlet yönetiminden süzülüp gelen köklerindendi.

Selçuk'un kökü uç beyi Türkmen hanedanı Germiyanoğulları ve Selçuklulara dayanıyor, oradan günümüze geliyor, modern elitizmin doğal ortamında büyüyor.

Ölümüne, rahmet ve başsağlığı dilekleri egemen olsa da tartışmasız da kalmadı.

O şöyle bir kıyısından yüzeyinden de olsa sola bulaştı, bulaştığı kadar da tartışmalardan nasibini aldı.

Burası Türkiye, siyasete bulaşıp da "öbür dünya"ya tartışmasız gitmek olmaz.

Devlet burjuva kültürlü olmadığı için yaşayanları da farklı olamaz, asgari donanıma sahip değil ve tanımsız kalan her siyasal terim, kavram gibi ölüler de görmezin fil tarifindendi.

Türkiye'de geleneksel egemen kültür ve egemen kültürün ton renklisi "sol", o modernistti diye içeriğin suyuna tiridine karışmadan uğurladı değerli müzisyeni:

"Timur Seçuk duyarlı ve devrimci bir müzisyendi."

Öyle miydi?

Bu nitelemelerle yüzleşilmezse, nitelikler bir gün pratiğin karşısına çıkar tutarlılık sorardı.

Tabi ki, Selçuk kayıtsız şartsız bir sanatçıydı ve her sanatçı gibi son derece duyarlı ve devrimciydi ama tam cevap bunlardan ne anladığınıza bağlıydı.

Modernist değişimleri bir devrim olarak niteliyorsanız, o büyük bir devrimciydi ve duyarlıydı.

Bir de müziği, müziğinde de, müziğini bu kriter ve duyarlılıklarına hapsedene kadar geniş ufku vardı.

O Paris'te eğitim gördü ama devlet ve baba ocağından aldıkları yüreğinde kaldı.

Demek ki dayanaklıydı, bağımlılıkları vardı.

Baba ocağından aldığı neydi?

Babası, eğitim için Fransa'ya gitmesi istendiğinde, 'gitsem ne olur, "Müslüman bir tenör"den öte ne diyecekler ki, ama ülkemde ünlü bir Münir Nurettin Selçuk'um' demişti.

Ama Timur Selçuk babasından farklı olarak gitti Paris'e.

Paris'teki Ecole Normale de Musique bestecilik ve orkestra yönetimini bitirdi,1974'de Türkiye'ye döndü.

O artık yurtdışında eğitim görmüş, eğitimini Türkiye'ye faydalı olmaya çalışacak, devlet kültüründe her eğitimliden bekleneni yapacak bir Türk'tü.

Aman aman bu ne bir "büyüklük"tü, köklü ailenin oğluna da bu yakışırdı!.

Ama o da ne, bu denli eğitimiyle hizmete hazır bir insana 12 eylül cuntası ilerici filmlere müzik ve ilerici şairlerin şiirine beste yaptı diye 8 yıldan fazla pasaport vermedi.

Hiç olacak şey mi?

Bu hem de devlet modern ve çağdaş olsun diye hizmet için can atan birineydi.

Sonradan bu 8,5 yılın sıyıran bir kaza kurşunu olduğu anlaşıldı.

Çünkü devlet kazayı telafi etti, Kenan Evren 1989'da izzet-ikbal ile Başkentte bir konser verdirtti.

Ve pasaport vermemek ne kelime tüm sınır kapıları açıldı İstanbul Oda Orkestrası ve Selçuk'a.

O tarihten sonra o tarihlere kadar hafif hafif esen halkın meltemin yerini devlet rüzgarı aldı.

O artık Eurovizyon şarkı yarışmasında "bana bana" adlı şarkıyla, orkestra şefi ve besteciydi, "koca devleti" temsil ediyordu.

Yüzü gezegene değil, ulusa/devlete dönüktü, o yüzden başarı şansı içerideki özgürlükler kadardı.

Aslına dönüyordu.

Mesela 2011'de Habertürk kanalındaki bir söyleşide Kürdistan bağımsızlığı tartışılırken Kürd hakları ne kelime varlığını bile dile getirmemiş, neresinden baksan inzivada eskimiş biri, alt kültür düzeyinde bir cevap vermişti:

“Türk Kürt ayrımı ne demek? Ahlaklı vatandaşlar olalım, elele verip bir ayağa kalkalım. Şu anda Türkiye genç ve güzel bir kız gibi. Herkes becermek istiyor. Dış güçler tetikte” demişti.

O artık dönülmez yolun yolcusuydu.

Geçmişini güncelledi, müebbeten ulusal hapisaneye girdi.

İki Mustafa'yı da dünya önderi ve dediklerini kabülü ahlaklı insan olmak ve üst kimlik ilan ederek inzivaya çekildi.

Ama Ak Parti'ye örtülü faşist demesi ve Anti Tayyip olması sola ve bilime yetmedi, modernistlere "o duyarlı bir devrimciydi" demeye yetti.

Sevenlerinin başı sağolsun.