• 28.11.2020 00:00
  • (643)

 Bir Başkadır çok izlendi, hakkında çok şey söylendi.

Dolayısıyla senaryo, görüntü, zaman, mekan ve vb. teknik ve sanatsal irdelemeyi uzmanlarına bırakıp, ana tema hakkında eksik kalana değinmek ihtiyaç oldu.

Dizi, halkın değişik sınıf ve tabakalarına uğruyor, kimine yakın kimine öylesine.

Dizinin uğradığı kimseler, yaşadıkları sistem içinde kendilerince gelenek ve göreneklerine uygun davranıyor, çelişkilerini de kendi tarzlarında çözüyor.

İlişkilerde ilk göze batan devlet kendini hissettirmiyor, dizideki cami imamı bile Diyanet'in uzantısı değil.

Dizinin sürükleyicisi Meryem, başörtülü ama başörtüsü pantolon, çorap veya benzer bir eşyasından farklı değil ve sürükleyiciliğinde başörtüsünün rolü yok.

Dizinin daha başında görülen bayılma sahnesinden bitişe kadar kocaman yeşil gözleri ve kül yutmaz masumiyetiyle izleyicinin gözüne ve yüreğine şirin bir giriş yapıyor.

Yeşil göz demişken, yönetmen bu rengi çok seviyor, oyuncular tema gibi genelde yeşil yeşil bakıyor.

Meryem, mesleksiz, temizliğe gidiyor; koca bir metropolde, gecekondudan rezidanslara, AVM'lere girip çıkıyor; izleyici politik çatışmalardan şerbetli ya, sürekli dizide türbanla ilgili yaşanacak bir problem bekliyor.

Off, problemin iması bile yok, tabldot beklenti, boş derken yönetmen fazla bekletmiyor, bir terapi seansında türbanı peydahlıyor.

Oh be, problemsiz dizi mi olur?

Onca ölüm kalım, dehşet ve ihanet dolu dizilerin döndüğü bir sektörde?

Problem, Meryem'in bayılmasına çözüm için gittiği psikiyatr Peri'nin bakışlarında beliriyor, oradan başka bir terapi seansına taşınıyor.

Tam bir "düğün değil bayram değil enişte beni niye öptü?" durumları...

Yıl 2020, yaşam gayet olağan problemleriyle çileleşirken bu türban neden "bir sorun, olmayan bir sorun" gibi peydahlanıyor, insan istemeden de olsa gizli bir amaçtan kuşkulanıyor.

Hakikaten fiziken ve hukuken baş örtme, toplumun bir doğalıyken, yönetmen bu türbanı ille gözlere çizdiriyor?

Hani modern elitizmin eski egemenliğinin bastırılmışlığı analiz edilse bir şeyler anlaşılacak ama dizide böyle bir çabanın zerresi  bulunmuyor.

Türban, sanki avcı kuşun bir pikesi gibi, suya dalıyor, balığını alıp uçuyor, gagasındakini bir psikiyatri seansına bırakıyor.

Psikiyatrist Peri, meslektaşı Gülbin'e seansta türbanla probleminin nedenini bilimselimsi yüzeysel cümlelerle anlatıyor.

Yönetmen teğet geçiyor (iyi ki Sigmund Freud veya Eric From'dan alıntılı cümleler kurdurup yüzeyseli cilalamıyor).

Dizinin türbana yönelik ürettiği en bilimsel ifade, bu yüzeysel değinmeden oluşuyor.

Sekiz bölümlük bir dizi bunun için mi şimdi?

Yani tarafsız, objektif bir filme hasret izleyicinin önüne bunun için mi konuyor?

Kıyafetlere, halkın içindeki figürlere bakıp da bir Yılmaz Güney, Atıf Yılmaz, Çağan Irmak vb. çapta sosyal içerik arayanlar, tabi ki derin bir hayal kırklığına uğruyor.

Dizi tam bir aşçı yemeği, az kuru, az pilav, az musakka vb.  veya politik çıtası askeri eğitim düzeyinde, az türban, az modernite, az din, az psikoloji, az hukuk, az Kürd sorunu...

Derde devadan gayrı her şey!

İmani deva da ihmal edilmiyor, Diyanet'ten bağımsız duran bir İmam var ve  Meryem ve abisine akillik yapıyor, mahalleye de yapıyor mu anlaşılmıyor.

Çok eskiden köylerde öğretmenlerin yaptığı danışmanlığın bir nevisini yönetmen nedense imama yaptırıyor.

Mesela Meryem "konuştuklarımızı imama söyleme" diyen psikiyatristi fiilen dinliyor, ama abisiyle zıt düşünce, geleneksel tutuma uygun bir makasa geçiyor.

Günahı diziye, dizi öyle gösteriyor, bir şeyleri yedirerek mi vermek istiyor, ama gerçekte imam toplum ve bireysel ilişkiler böyle yaşanmıyor.

Çünkü Diyanet ve hücrelerine kadar tarikat vb. örgütlü dinin akıldaneleri de tamamen örgütlü, dünyevi ve imamlar tekil olarak bir akil olarak asla görülmüyor.

Peki dizi neden böyle anlatıyor, ne murad ediyor?

Sonra, dizi imamının kızı sürekli elektronik müzik dinliyor, evde müzik ritmiyle bütünleşen figürlerle danslar ediyor.

O sahneyi seyreden modernitenin içi içine heralde sığmıyor, yönetmeni takdir etmekten iflahı kesiliyor, diziye laf edeni sosyal medyasında bloklamaya hatta silmeye and içiyor.

Yarı cahil bu modernistlerin bu abartılı tutumu kızının başörtüsünü çıkarışına imamın sesiz kalışında da yaşanıyor.

İnsan, sessizlik bir istisna olsun, hani öyle radikal demokrat bir örgüte filan sempati duysun istiyor, ama hayır, imam, dini vecibelerini de dünyevi olanı da hiç ihmal etmiyor.

Şiddet kültürüyle yoğrulu bir toplumun bir imamı, hele dinen hassas olan örtünme konusunda tepkisizliği, tiplemeye mim konduruyor, yadırganıyor.

Sonra Meryem tek başına İstanbul'da koca muamma bir rezidansta adeta don koleksiyonu yaşayan bir yatağın olduğu bir daireye temizliğe gidiyor, ama muhafazada  tık yok.

Muhafazakar çevre, akil imam, yengesi, hele namazında komando abi dahil kimse çıt çıkarmıyor.

Abi öyle barışçı, tavizkar biri değil; mesela iki kadın tuvalette  fingirdedi diye işyerinden bile kelle paça dışarı atıyor; karısının tecavüzünün intikamını komando yumruklarıyla alıyor.

Yönetmen köy meydanında misilleme şiddetini kamu davası vb hukuki tek bir söz ettirmiyor, intikam 'oh'lamasıyla örtüyor, hatta Yasin'in karısını da depresyonundan taburcu ettiriyor.

İşte bu çevrede kimse Meryem'e "kızım güvenli mi, temizlik yaptığın yer" diye hiç sorgulamıyor.

Gerçi Meryem cin gibi, sorunların altında kalmaz, çözüm yönetmence/o kuşakca çok basit, "yapacak bir şey yok" deyince "çözülüyor", ama akıl, gerçeğe uysun diye en azından bir temizlik şirketinin bulduğu bir iş olarak sunsun istiyor.

Yönetmen, türban/"yeni rejim" özgüvenli insanlar ve güvenlikli memleket getirdi demek için mi gerçekleri es  geçiyor?

Dizide Kürdlere de değiniliyor; Tatvan'da, anne hamileyken tekmelendiği için engelli bir çocuk doğuruyor, ezen(in)den yana abla sorunlara hakimken, bilinçli kızkardeş psikaytrist Gülbin, bilinci nedeniyle olmalı, seyirciye hercümerç ilişkiler içinde gösteriliyor.

Ve iki Kürd kızkardeş birkaç kez kavga ediyor; türbanlı abla, psikiyatrist Gülbin'in saçlarını eline doluyor, pes ettiriyor, sanki kavgada türbanın "koruma" farkı gösteriliyor.

Moderniteyi çok "ince" hicvediyor, koparıyor; anne hizmetçiye orası misafir değil kızımın odası diyerek bir yabancılaşmayı mı öne çıkarıyor, neye vurgu yapıyor?

Ama o vurgunun değişik tonu hala eski modernitenin tv'si Halk Tv ekranında bir program gösteriliyor.

Dizide, Sinan, annesi, Peri, Gülbin, Gülan, Yasin, karısı, imam, kızı, herkes hüngür hüngür ağlıyor.

"Modernler", mutsuz kabuğunda pişmanlıktan ağlarken, muhafazakarlar da ağlıyor; ama bunun sonucunda  yanlıştan kurtulup, huzura kavuşuyor, tüm aktifliğiyle problem çözmeye koşuyor.

Yönetmen finalde topluma sunduğu çözümü Junger imamla, galiba muradını açığa çıkarıyor.

İmamın inancına besin veren psikiyatrist Carl Gustav Jung.

Jung, " İnsan ruhunu doğuştan dindar gören ve bu dindarlığı araştırmış"  bir psikiyatrist diye anılıyor ve aynı zamanda  Sigmund Freud ve Alfred Adler'le birlikte derinlik psikolojisinin kurucusu.

Otobüs şoförüne bile gideceği yeri emanet etmeyip tarif eden voluntarist genç imam Jung'dan bilimsellik süslü alıntılarla  kurtuluşu sunuyor:

"insanlar ayaklar bir karış havada mutluluktan uçar gibi yaşayacak, 'sınıfsız, imtiyazsız, (hak hukuka ve örgütlerine ihtiyaç olmayan) kaynaşmış bir toplumda hayat bayram olacak!'"

Yönetmen diyor ki, Türkiye'nin yeni rotası bu:

"Gelecek muhafazakarların! Modernite ya bahtsız ya da muhafazakarlara adapte olacak!"

Yönetmen böyle diyor demesine de, ilginç olan eski kibirli modernite, onlar hala özgürlükler ve haklar konusunda -eskiden olduğu gibi- yine oldukça sığ, diziyi alkışlıyor.