• 20.01.2021 00:00
  • (429)

 Hrant öldü ama öldürten anlayış sertleşerek yaşıyor.

Hrantlar’ın vadesiyle ölmesi için önlemler hala çok uzakta.

Hala bir kulp bulunuyor, düşünenler bertaraf ediliyor. 

Ermeni Rozin, Kürd Selahattin, Boşnak Mirsad, Yahudi Hana, Laz Berva, Arap Esad, Rum Aleko, Çerkez Jansel, Türk Ezgi ve diğerleriyle ülkenin doğal renkliliğini koruyacak sistem olmazsa olmaz haline geldi, artık eski ırkçı ve asimilasyoncu paradigmanın mutlaka terkedilmesi gerekiyor.

Türkiye halkları “Ne mozayiği ulan, Türkiye 1071’den beri Türktür!” diyen inkarcı sözü ve türevlerini artık duymak istemiyor.

Ülke insanları,her rengin stütükoda özne olabildiği, barış ve güvenlik içinde yaşayabildiği demokratik bir sistem özlüyor.

Devlet zihni diye sunulan dehlizlerde üretilen Rum, Ermeni, Yahudi ve Sünni Müslüman olmayan her inanış iç düşman anlayışı iç huzuru bozuyor.

O zihin düşmansız yapamıyor, iç, dış, yakın, uzak diye kategorize ediyor, verdiği eğitimle körpe beyinleri sürekli zehirliyor.

O bakış, İttihat Terakki’nin iktidarda etkili olmaya başladığı 1908 yılı ve iktidara tam kadro yerleştiği 1912'den beri temel devlet politikası olarak sürüyor.

Hrant’ın 19 ocak katli, o sürümün 2007 ürünü oluyor.

Katil/ler, bir insandan ziyade bir suç aleti.

Samast’ın 15 mart 1921’de Berlin’de Talat Paşa’yı katleden Ermeni örgütü aleti Soghomon Tehlirian’ın öldürme şekline benzer şekilde arkadan tek kurşunluk cinayeti, misillemeyi, organize olduğuna dair bir kanıt veriyor ama tetiği çektiren ırkçı katil odağın varlığını bir kez daha gösteriyor.

O biliniyor, aleti cezalandırma ve dövmek suçu kökten kurutmuyor, asıl suçluyu öteliyor,  ceza, cezayı artırmak suç aleti yetiştiren ve bu tür cinayetleri teşvik eden sistemi ortadan kaldırmıyor.

Mesela sistem Hrant’ın şu sözlerini suç sayıyor:

"Türkiyeliyim, Ermeniyim. Bir gün dahi olsa, ülkemi terkedip, geleceğimi ‘Batı’ denilen o ‘hazır özgürlükler cehennemi’nde kurmayı, başkalarının bedeller ödeyerek yarattıkları demokrasilere, sülük misali, yamanmayı düşünmedim.”

Hrant, mücadeleyi bu topraklarla sınırlıyor; ülke dışına taşsa bile  yaşadığı toprakları gözetiyor.

Mesela insanlık suçuna dahi "Ne Amerika, ne Avrupa’nın ‘ERMENİ SOYKIRIMI’ demesi umurumda bile değil!" diyecek kadar gümrük içinde kalıyor.

Hrant gezegende bir Ermeni olmaktan çok Türkiyeli bir Ermeni birey olmayı, her kadim rengin Türkiye’ye sadık, kendi organik renginde özgür yaşamasını istiyor.

Ülkedeki ulusalcılığın içine ya Sünni Müslümanlık ya da Türklük şartı gibi bir katalizör mutlaka giriyor, ortalık bulanıyor, farklı renkler dışlanıyor, bu durumda bu kadar çok renkli, sadık, tutarlı ve cazip yaklaşım malum odakların hoşuna gitmiyor.

Hıh, bir Ermeni, koca bir odağın iç düşmanını ve devlet politikasının hedef tahtalarını elinden alıyor.

Ama ülkede maalesef solcusu bile Ermeni ve Kürd deyince bağlaçsız cümle kuramıyor, statükoda organik renkleriyle özne olmalarını cepheden savunamıyor, böyle bir atmosfer bu tür bir cinayete izin veriyor.

Odak doymuyor.

Atmosfer dostluğa dönsün istemiyor.

O perspektif tüm renkleri sarmasın, eski dosyalar masaya yatırılmasın diye, endişeyle Rahip Santoro'yu, peşinden Malatya'da misyoner  ve 19 ocak 2007’de de Hrant’ı öldürtüyor.

Ama Hrant’ın katliyle sarı ışığı yanık bırakıyor.

Ve o odak Hrant’ın ölümünden sonra adım adım huzur içinde yaşamın altını oyuyor, renkleri yok etmek için istibdatına devam ediyor.