• 26.11.2013 00:00

 Başbakan Erdoğan’ın Irak Kürdistanı Başkanı Barzaniİbrahim Tatlıses ve Şivan Perwer’li Diyarbakır çıkarması, devletin 2005’te Diyarbakır’da sürdürdüğü yeni tutumundan bir sahnedir, ama içte barışa, Ortadoğu’da paylaşıma da vesiledir. 

Halkı acil ilgilendiren barıştır ve barışa atılan adım desteklenir. Ama bu sahnede de, andın kalkması, x, q, w harflerinin özgürlüğü ve diğer adımlar gibi jelatinli paketlerde umut güzellemesinden öte somut bir vaat yoktur; genç siyaset yazarı Yıldıray Oğur’un kulakları çınlasın, tünelde de, hak ve özgürlükler temelli bir barışın soluk bir ışığı dahi görünmemektedir. 

Ama barışa hasret gözler, Başbakan’ın, milyonlarca Kürd’e söylediği, “Kürdistan”, “cezaevleri boşalacak” retoriğine kilitlenmektedir. 

Keşke olsa. Tabii ki âlâ, eyvallah; dilekler kabuldür, ama sloganla barış gemisi yürümemektedir! 

1993’ten beri barış sloganı atan devlet, bugüne değin barışı teminata dair somut hiçbir temel hak ve özgürlüğü yasalaştırmamıştır. Başta Kürt Özgürlük Hareketi olmak üzere, demokrasi güçleri ve AK Parti’nin mücadelesi sonucu aşılan psikolojik eşiklerle, yasalaşmamaya rağmen söz ve tutum, korku duvarını aşmıştır. Gelgitler, Âkil İnsanlar, çözüm raporları ve 2013 Newroz’u ile süreç, barış yoluna sokulmuştur. Ve en azından temel haklar, ağır hasta ve seçilmişlerin tahliyesi, anadilde eğitim planı, göz göre göre devletin bombaladığı Roboski yargılaması, seçim barajının kalkması vb. beklenmiştir.

Ama nafile, temel tek adım atılmamıştır. 

Devletin yeni rota konusunda tereddütleri ve mutabakatları devletin sorunudur, ama halkların beklentisi, ‘şenlik’ ve hatta retorik yanısıra, adım atılmasıdır. 

Devletin inkâr ve asimilasyondan vazgeçmiş görüntüsü nitel bir değişime dönüşmemektedir. Devletin eskiden Kürtler başta olmak üzere Türklük dışındaki etnik farklılıklara, din, inanış ve kültürlere şiddet uygulayarak sürdürdüğü egemenlik, artık nabzı ve gücü dikkate almaktadır. Ama hepsi o kadar. Şimdi devletin kırmızı saydığı da, güçlüyse suçlanmamakta; suç, mutat, hukuki bir terim olmaktan çok, bilek gücüne açık zeminlerde durmaktadır. Sayın hitabından yargılanma, Kürdistan demenin devleti bölmekten müebbet hükümleri, kürsüden Kürtçe konuşulabilme ve hatta Irak’ta kurulan Kürt devletini bile yasadışı ilan eden yerlerden buraya gelmeler, meşrudur, fiili hukukileşmelerdir, ama yasalaşmadan eksik kalmaktadır. Evrensel eksikleri belirtmeden, ‘kötü, örnek değildir’, kötüler üzerinden, aynı yerde duruş değiştiren bir devlete, ‘vay be, AK Parti ne günlere getirdi’ vb. güzellemeler ve övgüler, muhaliflik de, sivillik de değildir. Zira, yetki, devletin o zehirli kılıcı, zahiri tepede asılı durmaktadır. 

Ve söylemedikleri sübjektif istemleri, hükümete yamamak, hükümete kafa kol atmamak gerekmektedir. 

Konuşmaları iyi okunmalı, Başbakan, halklar ve inançlar, haklarıyla özgürdür dememekte, ‘76 milyon yeni, tek yürek bir Türkiye’ demektedir. Ve tüm hitaplarında Cumhuriyet’in bugüne gelen tekçiliğinin öznesini, Türklüğü kaldırmamakta, yanına gücünü dayatanı, Kürtlüğü koymakta, gerekirse diğerlerini de koymakta beis görmemekte, ama tekliğin rota değiştirerek sürmesini istemektedir. Barzani daveti ve ortak aidiyetle somutlandığı üzere, Sünni Müslümanlık ortaklığına ve paydası muğlâk, heterojen kalabalığın sık hitabıyla, Kardeşlik Hukuku’na, ama bunu da, olmazsa olmaz adabıyla değil, zamanla, fiilen olurla yapmaya çalışmaktadır. 

Rota, “ne mutlu Müslüman’ım diyene”dir. 

İsteyenin Türklüğüyle/ Kürtlüğüyle, isteyenin Hıristiyanlığıyla/ ateistliğiyle övünebilmesi gibi hükümet üyelerinin de böyle bir özlemi olabilir, ama devletleştirmeden, dayatmadan. 

Yine eski hamam yeni tas. 

İlla ki!


[email protected]