• 18.04.2014 00:00

 Devletin zift gibi kara inkâr kaplattığı kurum ve zihinler, ne bilim ne küresel barış gücü dinliyor. Fiilen uygulanan ve söylemi kabullenilen ulusal demokratik/ kültürel haklar bir türlü statüleşemiyor. Haklar için yıllarca verilen mücadelede yitirilen binlerce fidana rağmen devlet, barışı yasalaştırmamakta inat ediyor. Kürt ulusal özgürlük güçleri, devlet karşısında, ‘doluya koyuyor olmuyor, boşa koyuyor dolmuyor’ sabrında. Şiddet yöntemiyle kaybeden her koşulda ezilen halklar, çünkü savaşta iki tarafta da halk çocukları ölüyor; egemen güçlerinmoral değerleri yok, silah, cephane, güvenlik satıyor, her yönlü kasasını dolduruyor. Bunca ipe un sermeye karşın yılmayan barış güçleri, sabırla barışı örmeye çalışıyor. Başbakan’ın başta özgürlük güçleri olmak üzere her muhalife devlet güvenlik güçleri güvencesinde posta atan sorumsuz propagandasını bile canların kurtuluşu için hiçe sayarak elle tutulacak hâle getirip barışı üretmeye devam ediyor.

DEMOKRATİK ÖZERKLİK

BDP Muş Vekili Demir Çelik ve Diyarbakır Belediye Eş Başkanı Gültan Kışanak, özerklik uygulamasına pilot il olarak Hakkâri ve Şırnak’ta başlandığını, petrol ve enerji başta olmak üzere yeraltı ve yerüstü kaynaklardan yüzde 20 pay istediklerini, her alan ve kesimde uygulamaların süreceğini belirtiyor.

Haydaa! “Yandı gülüm keten helva!”

Gittii! Dağ gibi iki il, kahramanlık nutukları bile atamadan gitti!

Ama hayır. Gırtlağına kadar soruna, ama daha çok da Kürt sorununa gömülü devletin halkı içi boş hamasete çağıracak takati yok.

Buna Ortadoğu emelleri de engel. Üstelik ticari bir zekâyla donatılı yürütme, sorunu fazla zıtlaştırmadan, çözer gibi yapan eski tutumuyla karşılıyor. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı ve Maliye Bakanı, devletin bütünlüğünü, bir havuzdan dağıtım yapıldığını söylüyor. Havuzdan faydalananların yeşil soslu veya biatlı aboneler olduğu bilinse de, eski devlet korosu gibi, Hasan Mutlucan’dan “Yine de şahlanıyor aman”lı bir devlet ‘nara’sı eşliğinde “hain”lere hadleri derhal bildirilecek diyen densiz sözler yükselmiyor, jetler Kürdistan semalarında pike yapmıyor. 

Çözüm değilse bile mevcudun altına düşmeme, oyalama kapısı açık duruyor; kandırık sürüyor. 

Bu durumda Türkiye’deki sol, demokratik ve barışçı güçlerin hükümete çözüm için baskı yapması, ama ille de ulusalcı/ Türk milliyetçilerinin özerklik için özel gayret sarfetmesi gerekiyor. Milliyetçilerin kendi milletlerine tanıdıkları egemenlik hakkını diğer millete de tanımaları esas tutarlılıktır, ama o prekapitalizm döneminin tutarlı devrimci tutumu artık tarih. Türkiye kapitalizminin ve ardıllarının ömrü ona yetişmiyor, o burjuvalar, bezirgân zihinlerinden ve kapitalizmin aldığı yoldan dolayı onları kasanın daha çok nasıl dolduğu ilgilendiriyor.

Değilse, vizyonlu tüm egemen üniter güçlerin bu özerklik önerisine balıklama atlaması gerekiyor. Vizyonları da yok, birikimleri de.

Özerklik artık dünyada demokratik yaşamın olmazsa olmazı. 

Özerk bölgelerin parlamentoları, başkentleri, hükümetleri, bayrakları bulunuyor. Anadilde eğitim uygulanıyor ve anadilleri ikinci resmî dil statüsünde. Eğitim, sağlık, yargı, ulaşım, kültür, turizm, spor, tarım, sanayi, ticaret, çevre gibi konular özerk yönetimin yetkisinde ve mali bağımsız, yani merkezî hükümetle birlikte vergi koyma ve toplama hakları var. Bölgenin güvenliği, polis/milis gücü de özerk yönetimin yetkisinde. 

Ve ne kadar çok yetkiyle donatılırsa donatılsın, özerklik, merkezî idarenin iki dudağı arasında bir uygulama. 

Mesela İngiltere’de merkezî yönetim, Kuzey İrlanda Meclisi’ni dört kez askıya alıyor. İspanya’daki Bask ve Katalan özerk ve statüleri merkezî devletin iki dudağı arasında.

Kürt hareketinin böylesi bir statüye fit olmasını, kendini sol sanan bazılarının gizli milliyetçiliklerini örtmek için yetersiz bulma sahtekârlığını bırakıp liberal üniter devletçilerle birlikte bölünmeyi geciktiren bir formül diye uygulamayı sevinçle karşılamaları gerekiyor. 

Ne ki dışarıdan, Kürt hareketinin buna fit olması, önce kendi bileceği şey, ama teorik perspektifleri yanısıra kendine ve halkına duyduğu “aşırı” özgüvenden kaynaklanıyor gibi görünüyor. 

Şiddetten beslenen odakların gerekçesiyse, ezelden beri tarihî çöplük.

Merkezî yönetimin bu hantal ve antidemokratik yapısıyla her şeyi halledemeyeceği, güneşin doğuşuyla batışının bile çok farklılık arzettiği geniş coğrafyalı ülkelerde özerkliğin olmazsa olmaz olduğunu bilmek için kâhin olmaya gerek yok. Söz gelimi sabah 6:00’da okula gidecek olan beş yaşındaki bir çocuğun zifiri karanlıktaki hâlini merkezî yönetimin görme ihtimali yok. 

Türkiye’de burjuvalaşamamış egemen güçler, halk kaliteyi ve kişilikliliği ne kadar geç keşfederse o kadar iyi diyerek gelişimin önünde ayak direyedursun, insanlığın yaşamı kolaylaştırma mücadelesi, 1967’de Avrupa Konseyi tarafından hazırlanan Yerel Özerklik Bildirgesi ile bir aşama kaydediyor. 

1985 yılında da, Avrupa Birliği Yerel Yönetimler Özerklik Şartı imzalanıyor. 

Şart üç bölümden oluşuyor. Birinci bölümde tanımlar, ilkeler, yetkilerin ve yerel gelir kaynaklarının anayasal ve yasal teminatları yer alıyor. Diğer bölümlerde devletlerin Şart’ı onay ve onaylamama ve denetimlerle ilgili değerlendirmeler. 

Türkiye bazı maddelere çekince koyarak da olsa Şart’a onay veren (1992) ülkeler arasında yer alıyor.

Ama onay bir tarafa özerklik, yaşamı kolaylaştıracak bir uygulama olarak Türkiye’nin acil gündeminde. Ve zihnen hazır olmasa da sorun kapıda, çözüm bekliyor. Bunu gören Kürt özgürlük hareketi, Demokratik Toplum Kongresi’nde, “Demokratik özerklik; sadece Kürt halkı için değil, tüm Türkiye halklarının, inanç ve kültürlerin kendisini özgürce ifade edeceği ve kendi kendilerini yöneteceği bir çözüm modelidir” diyerek kimliklerle de örtüştüren çözümü masaya ve pratiğe koyuyor. Ta 8 Kasım 2007’de DTP 2. olağanüstü kongresinde alınan karar, 14 Temmuz 2011 Demokratik Toplum Kongresi’nde ilan edilen Demokratik Özerklik, şimdi iki ilde hayata geçiyor.

Hadi hayırlısı.

[email protected]