• 24.04.2018 00:00

 Ermeniler'in Osmanlı'daki adı millet-i sadıka.

Bu saygısız bir hitaptır. 

Saygısızlık, sadakat beklentisinden ziyade Ermeniyi özne saymamasındadır.

Ama özne derken de esas alınan Ermenilerin etnik kimliği değil, Hıristiyanlığıdır.

Osmanlı'da etnisite değil, Müslüman olmamak baskı altındadır, zira saray Müslüman olmayan Hatunlar ve çocuklarıyla doludur. 

O yüzden baskı sadece Ermenilere değil tüm gayrı Müslümanlara; pogromlar ve çetelerce öldürülen binlerce "azınlık", azınlık vergisi Cizye gibi ekonomik baskılarla Müslümanlaşma, sadakat veya ülkeden kaçmaya mecbur kalmıştır. 

Psikolojik olumsuzluğun ölçeri yok, ama en beteri de o; toprakların kadim halkı o haliyle bile yaşamını sürdürmekte zorlanmıştır.

İşte Ermeni katliamı böyle koşullar içinde yaşanan acı bir tarihi infialdir. 

Tarihçilere göre ortada egemenliği pekiştirme dışında, isyan vb bir bahane bile yoktur. 

Böyle bir politik iklimde İttihat ve Terakki 24 Nisan 1915'te ülkedeki Ermeni halkının ileri gelenlerini aynı zaman dilimi içinde evlerinden toplar, Çankırı ve Ankara Ayaş ilçesinde bulunan kamplara atar ve 27 mayıs 1915'de de Sevk ve İskan Kanunu ile birlikte toplu ölüm yolculuğu başlatır. 

Ölüm techirindekilerin sayısı, kaç yaşlı, kadın, çocuk olduğunun, öldüğünün çok önemi yoktur, hukuken büyük felaket denecek kadar insan ölmüştür ve bir halkın insanlık dışı ölümlü kovuluşudur. 

Kriminal paylaşım davaları açılmış, ama katillere mahkemeler kurulmamış, kovma sürmüştür.

1923'e kadar Asuriler, Pontuslular ve Rumlar da sürülmüş binlerce insan ölmüştür.  

Sürülenlerin malları, kadınları ve çocuklarına el konulmuş; tarihi ve kültürü talan edilmiştir.

1923'ten sonra da katliamla yüzleşilmemiş ve egemenliğin Lozan'la güvencesinden sonra aynı politika zaman zaman ırkçılaşarak devam etmiştir.

1934'de yeni bir iskan kanunuyla göç zorlanmış, varlık vergisi ve  6/7 Eylül 1955 olaylarıyla devlet bir kez daha göçü linçle sağlamaya çalışmıştır.

O polikanın güncel ürünü 'ya sev ya terket'  zihniyeti huzura devamlı kanlı şiddet dişini göstermiştir.

Peki arada bir yoğunlaşan bu zihniyetin o günkü nedeni nedir?

Ulus devlet, ulusa egemen sınıfın/sermayenin egemenliği demektir ve birikim ihtiyacı için azınlıkların sermaye birikiminde, malında mülkünde gözü mü vardır? 

Dönem o dönemdir, devlet çiftliğinde Türk sermayedarlar yetiştirmiştir.

Bekanın teminatını Türklük kesmemiş, Müslüman olmak da hedeflenmiştir.

Bu saikle, Dersim'de binlerce Alevi ve Aleviler içinde huzurla yaşayan Ermeniler öldürülmüş, Munzur Nehri haftalarca kıpkırmızı kan akmıştır.

Hep egemenlik, hep kasaların iştahı adına, kültürel zenginlik tornaya sokulmuştur!

Ulusal uyanışın ilk yıllarında egemenlik için iç pazarı koruma ve aidiyet önemli bir öğedir, ama sermayenin küreselleşmesiyle birlikte tüm aidiyet ve iç pazarlar birer araç haline dönüşür.   

Sermaye, pazar hakimiyeti için her tür aidiyeti, inancı,düşünce dahil her şeyi kullanır.

Bu bağlamda sermayenin geçmişle yüzleşmesi mutlaka ileri bir adımdır ama sermayenin egemenliği sürdükçe ileri adımlar çiğnenmeye açıktır.

Nitekim 23 kasım 2011'de, başbakan, Dersim için, "CHP dilemeli ancak eğer devlet özür dileyecekse ben özür dilerim" demiştir, ama Kürd yoğunluklu illerde devletin Kürdlere bir Dersim daha yaşatmasıyla özür fiilen çiğnenmiştir.

Kod adı Herbert Ernst Karl Frahm, Hitler faşizmine karşı savaşmış direnişçi Willy Brand, başbakan olduktan sonra Yahudilerden özür dilemiştir, ama kapitalizmin yasası Alman devletini insan hakları ihlallerine alet ettiği için o özür de fiilen çiğnenmiştir.

İyi niyetler soykırımı veya ihlalleri önleyemez; kapitalist sistemin özürüne/sözüne güven olmaz. 

Her aidiyet bir kültürdür, kullanıldı ve kullanılır diye hiçbir aidiyet suçlanamaz, zira her şeyi metalaştırma kapitalizmin yasasıdır.

Kapitalizmde barış ve özgürlükler kalıcı olmaz!