• 8.04.2021 07:16

 Avrupa Birliği’nin üst düzey iki yöneticisi, Charles Michel ve Ursula von der Leyen’in iki gün önce Ankara’ya yaptıkları ziyaret, Türkiye açısından çok büyük bir miladın tescil edilmesiydi: 150 yıldan fazla süredir devam eden “Avrupa bastırır, demokrasi ve özgürlükler gelir” temalı Tanzimat maceramızda bir önemli merhale geride kaldı. 

Kuşkusuz Tanzimat fermanı, sonra onu izleyen Islahat Fermanı, 1. Meşrutiyet, 2. Meşrutiyet ve Cumhuriyet gibi modernleşme/Batılılaşma hareketlerini tek başına “Avrupa bastırır, demokrasi ve özgürlükler gelir” cümlesine indirgemek çok yanlış olur ama kabul edelim ki Türkiye’de ciddi miktarda insan için Batılılaşmanın esas anlamı da budur. 

Ben Türkiye’de siyaseti sağ-sol ekseni üzerinden değil, Yusuf Akçora’nın ta 1909’da yayınladığı meşhur risalesi “Üç Tarzı Siyaset”te adını koyduğu Türkçülük-İslamcılık çekişmesi üzerinden okuyanlardanım.  

Tabii “Türkçülük” aradan geçen 110 yılda çok şekil değiştirdi, çok uzun bir zamanı “radikal modernleşmecilik” olarak bize yaşattı, epeydir de muhalefette.  

İslamcılık da çok değişti, ilk zamanlarındaki gibi “Altın Çağ”a dönüşü özleyen reaksiyoner ve geleceği aslında geçmişte arayan bir ideoloji olarak kalmadı, “radikal modernleşme”ye karşı daha mutedil bir modernleşmeyi (Adnan Menderes-Süleyman Demirel çizgisi) savunan bir ideolojiye dönüştü önce, sonra Turgut Özal-Tayyip Erdoğan dönemiyle birlikte hem muhafazakar değerleri ve inancı daha fazla ön plana çıkaran hem de “Batılı olmadan modernleşme” diyebileceğim bir düşünceyle nihayet geleceğe bakmaya başlayan bir fikri akıma dönüştü. (“Yerli ve milli” sloganı.) 

Yusuf Akçora’nın kullandığı isimle devam ediyorum; Türkiye’de İslamcılık akımının Tanzimat’la her zaman sorunu oldu. Çünkü Tanzimat, Osmanlı’nın sadece Batı karşısında “ezik” bir pozisyona geçtiğini kabul etmesi değildi, aynı zamanda Batılı değerler sistemine geçip neredeyse “dinden vazgeçmek”ti. 

Tanzimat, Batı modernleşmesinin belki en önemli kavramı olan “insan hakları”nın ve “birey”in bizim topraklarımıza ilk girişidir. Tamamen o yüzden, Tanzimat Fermanı’ndan beri bu topraklarda yüzü Batıya dönük olarak yaşayan, demokrasi ve insan hakları, hukukun üstünlüğü, mülkiyet hakkı gibi Batılı değerlere kendini de layık görenler, Türkiye’de devlet bu kavramlara direniş gösterdikçe Avrupa’dan gelecek baskıya güvendiler. (Tuhaftır, bu kavramlara direniş geçmişte hep devletten kaynaklanırdı, şimdilerde ciddi bir ‘sivil’ halk desteği de var artık bu direnişin.) 

Geçmişte Türkiye’de “Demokrasinin iç dinamiği/dış dinamiği” tartışmaları yaşandı, bir kısım insan “dış dinamik”in daha önemli ve etkili olduğunu düşündü uzun yıllar boyunca. 

İşte, önceki günkü ziyaret ve görüşme, “demokrasinin dış dinamiği”nin Türkiye-Batı ilişkileri bakımından bir kenar süsüne dönüştüğünün tescil edildiği gün olarak tarihe geçti. Aslında bu tescil işlemi çok önceden başlamış, “dış dinamik” kanlı 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında büyük ölçüde devreden çıkmaya başlamıştı, önceki günkü görüşme bu tescil işlemlerinin son halkasıydı. 

İlginçtir, artık neredeyse bir ironinin konusu, Ak Parti’nin 2002 sonunda iktidara gelmesi ve iktidarını perçinlemesi, daha önce hiçbir Cumhuriyet hükümetinin yapmadığı kadar çok “Batılı” olmaya çalışmasıyla başarılmıştı. Ama aynı Ak Parti, 20 yıllık iktidarının sonunda 12 Eylül darbe döneminde bile varlığını hissettirmiş olan “dış dinamik”i hissedilmez hale getirmeyi başardı. 

Artık Türkiye ile AB, ülkemizin yeniden tam üyelik rotasına girmesini konuşmuyor, bir zamanlar “ikinci sınıf üyelik istemeyiz” diyerek şiddetle reddettiğimiz “ayrıcalıklı ortaklık” masada bile değil. AB bize “komşu” muamelesi yapıyor, biz AB’ye “Büyük ekonomik çıkarımız olan bölge” muamelesi.  

İki taraf birbiriyle yepyeni bir “al-ver” dengesinde buluşmaya çalışıyor, son yılların çalkantılı ilişkilerini daha sakin sulara çekmeye uğraşıyor. 

Onlar bizden Doğu Akdeniz’deki çıkarlarımızı savunurken silah kullanmamamızı veya silahla tehdit etmememizi istiyor; biz onlardan gümrük birliğinin tarım ve hizmetler sektörlerini de kapsayacak şekilde genişletilmesini… Onlar bizden başta Suriyeliler olmak üzere göçmenleri botlara bindirip denize salmamamızı istiyor; biz onlardan vizesiz Avrupa’ya gidip gelebilmeyi… Onlar bizden Rusya’ya karşı daha sınırlayıcı olmamızı istiyor; biz onlardan Suriye konusunda hiç değilse mali destek… 

Peki demokrasi, hukuk devleti, insan hakları? AB temsilcileri sadece “söylemediler” denmes diye bu konuları kayda geçirecek cümleler sarf ediyor, hepsi o. Türkiye tarafı ise bu cümleleri duymazdan gelmeyi tercih ediyor, tadının kaçmasına izin vermeyerek aslında kendine göre en büyük tavizi veriyor.