• 22.04.2021 04:57

Ali Babacan, bakanlığı döneminde öyle çok konuşan, her fırsatta gazetecilerin karşısına çıkan biri değildi. 2001 ekonomik krizinin 10. yılı nedeniyle 2011 Şubat ayında bir grup gazeteciyle buluşmuş, onlara krizin devlete olan faturasını anlatmış. 

Babacan, 2001 krizi nedeniyle çıkarılan özel tertip iç borçlanma senetlerinin ödemelerinin nihayet tamamlandığını açıklamış o toplantıda ve “2001 krizi nedeniyle ihraç edilen özel tertip devlet iç borçlanma senetlerinin toplam ödemelerinin bugüne enflasyonla getirilmiş hali, 251 milyar 563 milyon lira” demiş. Ben de bu rakamı Şubat 2011’in dolar kuruna çevirdim, 182.3 milyar dolar buldum. 

2001 krizinin özel sektöre, krizde işini, aşını ve refahını kaybeden tek tek vatandaşlara faturasını hesaplamak mümkün değil belki ama devletin ödemek zorunda kaldığı, dolayısıyla hepimizin ödediği fatura belli: 182.3 milyar dolar! 

Biz vatandaşlar bu faturayı değişik biçimlerde ödedik. Öderken sadece cebimizden para çıkarıp devlete vermedik, devletin bize suna bileceği bazı hizmetlerden feragat ettik, çocuklarımızın daha kötü eğitim görmesinden tutun da daha kirli bir havada yaşamaya, daha düşük teknolojili bir hayattan tutun da daha pahalı bir hayata kadar pek çok şeye katlanmak durumunda kaldık. 

Çok uzun uzun anlatmak da mümkün ama 2001 krizi, siyasetçilerin kötü yönetimlerinden kaynaklanan bir krizdi. Kötü yönetimin faturasını hep birlikte ödedik. 

Bugün 128 milyar dolar diye bir şeyi konuşuyoruz. Dün Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 128 milyar dolar iddiasını bundan sonra dile getireceklere iyi gözle bakmayacaklarını açıkladı. 

İddiayı aslında ilk olarak bazı bağımsız iktisatçılar gündeme getirdi. Söyledikleri de gayet makul ve doğruydu: Merkez Bankası rezervleri arka kapıdan ve şeffaf olmayan usullerle, üstelik nafile bir çaba uğruna satılıyor, bir yerde heba ediliyordu. 

Dikkatle dinledim, dün Cumhurbaşkanı 128 milyar dolar meselesini ilk ortaya çıkaran iktisatçılar Kerim Rota, Uğur Gürses ve Haluk Bürümcekçi’nin söylediklerini doğruladı, “Özellikle Uzak Doğu döviz piyasasındaki spekülatif dalgalanmaları önlemek için sattık” dedi. 

Cumhurbaşkanı Erdoğan bir şeyi söylemedi, belki yeri değil diye düşündü. Geçen yıl temmuz ayında, o zamanki Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak adına bankacılarla konuşan bir isim, “Piyasayla savaştık ve kaybettik” demişti zaten.  

Yapılanın nafile bir çaba olduğunu, TL’nin değerinin spekülatif ataklar nedeniyle değil Türk ekonomisinin temellerindeki sorunlar nedeniyle düştüğünü zaten herkes görüyordu, sonunda Berat Albayrak ve ekibi de bu gerçeği kabul etmişti. O günlerde Albayrak kendisi çıkacak, “Ben doların fiyatıyla ilgili değilim” diyecekti. Yani  daha geçen yılın yaz aylarında, Türk ekonomi yönetimi Merkez Bankası rezervlerinin para piyasasına ayar vermek amacıyla satılmasının yanlış olduğunu kabul etmişti esasen. 

Nitekim birkaç gün önce Hazine Bakanı Lütfi Elvan, “Döviz satışı bir politika tercihiydi, bu tercihi tartışabilirsiniz ama döviz satışından yolsuzluk iması yapılamaz” demiş ve eklemişti: “Kasımdan beri döviz tanzim satışı yapmıyoruz.” 

Cari açık veren bir ülkede, o açığın eğer başka kaynak bulunamıyorsa (yani yurt dışından borç alınamıyorsa) Merkez Bankası rezerviyle finanse edilmesinden daha doğal bir şey olamaz. Burada esas mesele, Türkiye’nin neden ansızın dış borç bulamaz hale geldiği.  

Cumhurbaşkanı Erdoğan uzun konuşmasında bu soruya da, muhtemel cevabına da girmedi bilinçli olarak. Ama soruya cevap vermeye kalkacak olsa, “Bütün dünya bize karşı, dış güçler ansızın krediyi kesip ekonomik kriz çıkartmak ve kendi maşaları CHP’yi iktidara getirmek istediler” diyebilirdi.  

Cumhurbaşkanı, dünkü 128 milyar dolar konuşmasıyla bir taşla iki kuş vurmak istedi: Hem CHP’nin yolsuzluk imalarına cevap verdi hem de “Biz vatandaşımızın tasarruf tercihlerine karışamayız” diyerek konvertibiliteyi savundu, yani yabancı yatırımcıya güvence sundu. Ancak aynı konuşma içinde “Bu rezervi turşusunu kurmak için biriktirmedik” diyerek dövizin fiyatına müdahale yapılmasını, yani temel politika tercihini savundu. 

İşin özü de zaten bu politika tercihi. “Merkez Bankası bağımsızlığını hiçe sayacağım, rezerv satışıyla TL’nin değerini yüksek tutmalarını emredeceğim, faizleri de yapay biçimde düşürüp içeride yatırımları arttıracağım” gibi ekonomi teorisi açısından ikisinin bir arada başarılması imkansız bir politika tercihi bu. 

“Döviz rezervlerimiz neden eridi ve eksiye düştü” sorusunun cevabı bu politika tercihinde yatıyor. 

Unutmayın, 2001 krizinin devlete faturası krizden 10 yıl sonra ancak hesaplanabildi.