• 3.06.2021 07:04

Marmara Denizi, sadece Türkiye’nin değil, dünyanın incisi. Ama bu güzelim denizi hep birlikte ve uzun yıllar süren çabalarımız sonunda öldürdük. Bugün, o çoktan ölmeye başlamış denizin son çırpınışlarını izliyoruz ve içimiz acıyor.

“Deniz salyası” denen ve ancak deniz yüzeyinde kalın bir bej tabaka oluşunca fark ettiğimiz şey, Marmara’nın son nefesleri aslında ve en azından 2007 yılından beri görülüyor.

“Deniz salyası” yaşayan bir şey. Denizdeki planktonların miktarı o kadar arttı ki, bu mikro biyolojik varlıklar artık dev bir organizma gibi denizin dibini ve yüzeyini kaplamış durumda.

Şikayetlerimi ve kızgınlıklarımı başka bir zamana bırakıp bugün bu konuda bir çözüm olabilir mi meselesine odaklanmak istiyorum. Çünkü malum, İstanbul ve Kocaeli Belediyeleri bu sorunu bir “deniz çöpü” sorunu sanıp denizden çöp toplamakla meşgul. Çevre Bakanlığı ise sanki bu konuyla ilk kez karşılaşıyor gibi, “Aaa, bir çalıştay düzenleyelim de çözüm yollarını araştıralım” diyor. Siyaset ise bunu da bir “meta-siyaset” konusu haline getirdi, CHP konuya Kanal İstanbul muhalefeti üzerinden yaklaşıyor, iktidar ise “Bakın belediyeler hiçbir şey yapamadı, yine ben yapıyorum” deme hazırlığında.

Oysa Marmara, sizin gelip geçici siyasi partileriniz ve düşüncelerinizin çok ötesinde, çok daha büyük ve önemli bir şey. Deniz can çekişiyor.

Konuyu bilimsel olarak en iyi anlatanlardan biri, 1+1 adlı web sitesine mülakat veren MAREM (Marmara Environmental Monitoring –Marmara Çevresel İzleme) projesi yürütücüsü, Hidrobiyolog Levent Artüz oldu. (https://birartibir.org/ekoloji/1170-cesedin-curumesidir-bu) Onun söyleşisini herkese tavsiye ederim.

Ben, uzmanlardan özür dileyerek şu an Marmara Denizi’nde yaşanan çevre felaketinin nedenleri hakkında çok kaba bir özet yapacağım.

Marmara Denizi ve etrafında binlerce yıldır yaşam var. İnsanın olduğu her yerde kirli su ve atık da vardır. Bu deniz, binlerce yıl boyunca gelen bu kirli suları ve atıkları bir biçimde “temizledi” ama son 40 yıldır yaşanan nüfus patlaması ve sanayi patlaması yüzünden denizin istihap haddi doldu. Biliyorsunuz, belediyelerimiz evsel atıkları, sanayimiz de kendi kimyasal atıklarını herhangi bir biyolojik arıtmaya tabi tutmadan, en iyimser ihtimalle kaba bir arıtmadan sonra doğrudan denize boşaltıyor.

Bu kadar atığın denize akmasının doğal sonuçlarından biri, denizin içinde başta fosfor olmak üzere bazı “besin”lerin artması. Bu artan besinler, phytoplankton ve filamentli algae denen mikro organizmaların aşırı beslenmesine ve artmasına neden oluyor.

Bu mikro organizmalar, bütün canlılar gibi yaşıyor ve ölüyor. Öldüğünde denizin dibine çöküyorlar ve bakterilerle diğer küçük hayvanlar tarafından parçalanıyorlar. Bu parçalanma sırasında denizdeki oksijen kullanılıyor. Ama denizdeki, özellikle de dip sulardaki oksijen bittiğinde veya çok azaldığında da, ortaya zehirli bir madde olan hidrojen-sülfit çıkıyor.

Aslında deniz canlıları için besleyici bir madde olan ve bizim atıklarımızla da denize ulaşan fosforun bir bölümü, normalde denizin içindeki diğer elementlere, demire, alüminyuma veya kalsiyuma bağlanıyor. Yani doğanın aslında kendisi için bir fosfor dengeleme mekanizması var. Ama denizde oksijen kıtlığı yaşandığında fosfor artık demire bağlanamaz hale geliyor ve serbest kalıyor. Bu da phytoplankton ve filamentli algae nüfusunu daha da arttırıyor. Onların nüfusunun artması oksijeni daha da azaltıyor, bu sefer daha çok fosfor serbest kalıyor.

Gördüğünüz gibi bu bir kısır döngü ve bu döngünün kazananı phytoplankton ve filamentli algae. Yani bugün gördüğümüz deniz salyası. Biz pisliği denize akıttıkça o çoğalıyor, çoğaldıkça denizde oksijen kalmıyor, oksijen azaldıkça salya daha da çoğalıyor.

Bu kısır döngüyü kırmak lazım. Kırmak için de, belediyelerin yaptığı gibi çocukça çöp toplama teknelerini gönderip onlarca ton deniz salyası toplamak falan değil, bilimsel yöntemlere bakmamız lazım.

Birincisi, Marmara Denizi, phytoplankton ve filamentli algae patlamasının yaşandığı ilk ve tek deniz değil. Dünyanın bu konuda bir tecrübesi ve çözümleri var; şaşıracaksınız ama Türkiye’nin de bu konuda bir tecrübesi ve çözümleri var.

Dünyada bu konuda örnek gösterilen çözüm, Baltık Denizi kıyısındaki bir kasaba belediyesi olan ve Björnöfjärden körfezi etrafında bulunan Värmdö tarafından ortaya konmuş. Bu körfez, aynen Marmara Denizi gibi deniz salyasıyla kaplandığında tarih 2011 imiş. Hemen çalışmaya başlamışlar, önce bunun için bir çeşit çalışma dokümanı hazırlanmış, bilimsel öneriler bir araya getirilmiş ve sonunda da başarılı olunmuş. Meraklısı, bu projeyi ve ayrıntılarını www.balticsea2020.org web adresinden inceleyebilir.

Benzer bir deniz salyası çoğalması, turistik beldelerimizin belki en değerlilerinden biri olan, doğa harikası olarak korumamız gereken Fethiye Körfezi’nde görülmüş. Fethiye Belediyesi, işte bu www.balticsea2020.org adresinde anlatılan bilimsel çözüme yönelmiş ve doğanın Türkiye’ye en büyük armağanlarından biri olan Fethiye Körfezi’nde meseleyi daha büyümeden çözmeyi başarmış. (Meraklısı, konuyu Fethiye’de Dr. Osman Kurtulmuş’tan veya benim de dikkatime getiren Nebil İlseven’den öğrenebilir.)

Marmara Denizi sahipsiz olduğu, bu denize kıyısı olan çok sayıda il ve ilçe kaçınılmaz biçimde farklı farklı siyasi anlayışlar ve önceliklerle yönetildiği, merkezi yönetim ise Türkiye’de öteden beri çevre konularına pek de meraklı olmadığı için, Marmara son 40 yıldır ölmekte.

Türkiye sanayisinin neredeyse tamamının, nüfusununsa epey bir çoğunluğunun bu denizin etrafında olduğu düşünüldüğünde, Marmara’nın sorunu daha iyi anlaşılır.

O yüzden, deniz salyasıyla ilgili uygulanacak çözümün bu denizi bir bütün olarak, o denize akan bütün akarsular dahil görmesinde büyük fayda var. Tek başına İstanbul veya Tekirdağ’la ilgili bir sorun değil bu. Kocaeli, Yalova, Bursa, Balıkesir, Çanakkale, Edirne, Tekirdağ ve İstanbul bir arada düşünülmeli.

İlk yapılması gereken şey, mümkün olan en kısa sürede bu şehirlerden ve bu denize akan akar sulara kıyısı olan diğer bütün şehirlerden biyolojik arıtmaya tabi olmamış en ufak bir atığın bile denize ulaşmasının engellenmesi.

Bu tabii çok büyük bir yatırım gerektiriyor. Bir hedef tarih belirleyip o hedefi tutturmak ama o tarihi de 5-7 yıldan daha öteye koymamak şart.

Hem biyolojik arıtma zorunluğunu uygulamak ve arıtmasız atıklarla mücadele etmek, hem de Marmara Denizi çevre eylem planını uygulamak üzere bir “Marmara Denizi İdaresi” benzeri bir kamu kuruluşuna ihtiyaç var. O yüzden Meclis’in bir “Marmara Denizi Kanunu” yapması, bu kanunun hem bu denizin temizlenmesi için gereken kuralları koyup hem de bu kuralları uygulayacak az önce söylediğim idareyi oluşturmasında ve kurallara uymayanlara verilecek cezaları belirlemesinde büyük fayda var. Bir daha hatırlatayım, bu konu siyasi mücadelenin ve rant arayışının konusu olmamalı.

Yalnız, tek başına atıkları arıtmak bize yetmez. Baltık Denizi’nde ve Fethiye Körfezi’nde uygulandığı gibi bir çeşit “geo-engineering”e, yani “doğa mühendisliği”ne de ihtiyaç var.

Az önce sözünü ettiğim www.balticsea2020.org adlı web sitesindeki dokümanlarda, oksijen yokluğu yüzünden serbest kalan fosforu dibe çöktürmek ve phytoplankton ile filamentli algaeleri bir yerde aç bırakmak için denize ölçülü biçimde bir alüminyum karışımı döküldüğü anlatılıyor.

Bu alüminyum karışımı sayesinde denizdeki serbest fosfor, alüminyuma bağlanmış ve dibe çökmüş. Bu da zaman içinde denizdeki mikro organizmalar için besini azaltmış, dolayısıyla oksijen tüketimini sınırlamış. Bu sınırlama sayesinde az önce anlattığım kısır döngü kırılmış, deniz salyası küçülmeye ve giderek de görülmez hale gelmeye başlamış. Denizin dip sularında oksijen miktarı artmış.

Tabii, denize alüminyum dökmek sonsuza kadar sürdürülebilir bir şey değil; çünkü alüminyumun fazlası da deniz hayatı için zehirli. O yüzden, kısa dönemde alüminyum karışımı kullanılırken uzun dönem için insan eliyle yaratılan ve denize dökülen atıkların biyolojik arıtmadan geçirilmesi önemli. Alüminyum ancak geçici bir çözüm sunuyor. İsveç’teki deneyimde alüminyumun birkaç yıl içinde denizde “normal” seviyelere düştüğü yazılı dokümanlarda.

Denize gönderilen atıkları sınırladığınız müddetçe, yani gerçek bir biyolojik arıtma yapıp insan eliyle denize bu çeşit “besleyici” materyali göndermediğiniz sürece denizin kendi sağlığını yeniden kazanmasını sağlamak mümkün.

Marmara Denizi’nin bugünkü hali, bütün hayatı benim gibi o denizin kıyısında geçmiş insanları derinden üzüyor. Birbirimizi suçlama işini biraz erteleyip bu denizi kurtarmaya gecikmeksizin başlamalıyız.