• 10.07.2021 01:36
  • (166)

Ankara’nın kıyısında iki üç gündür devam eden ama hiçbir medya organına yansımayan bir çarpıcı eylem var: Soma’daki madenciler haklarını aramak için Ankara’ya geldiler ama şehre girmelerine izin verilmiyor, onlar da bir benzin istasyonunda bekliyorlar.

Soma’da madende katliam olup yüzlerce işçi birden öldüğünde, o işçilerin cenazelerinin kalktığı gün Soma’daydım. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da oradaydı.

Bu yazının bir başka versiyonunu o zaman da yazmıştım: Cumhurbaşkanı, madende ölenlerin ve onların geride kalan ailelerinin Cumhurbaşkanı gibi davranmaktan çok o madeni aşırı çalıştırıp yeterli güvenlik önlemini almadığı için onca ölümden sorumlu olan maden şirketinin Cumhurbaşkanı gibi davranmıştı o gün şehirde.

Bir danışmanı sokak ortasında acılı bir madenci yakınını tekmelemiş, kendisi bir başka acılı Somalı’yı bir marketin içine çekip pek nahoş bir “görüşme” gerçekleştirmişti.

***

“Öteki Türkiye” kavramını dilimize o zamanlar Hürriyet gazetesinde yazan Serdar Turgut 2001 krizi günlerinde soktu. O kadar “cuk oturan” bir kavramdı ki, ben bile kim bilir kaç yazımda “Öteki Türkiye”den söz ettim.

Ama o zamanlar kavramlar da, kavramların ifade ettiği imgeler de son derece netti. Serdar Turgut, “Öteki Türkiye” derken kendisinin ve okuyucularının mensup olmadığı Türkiye’yi net biçimde söylüyordu. “Beyaz Türk” olmayan, dindar, muhafazakar, ezilen, fakir, fakirliğe mahkum, eğitim hakkında yoksun, medyanın görmezden geldiği bir büyük kalabalık yani.

2001 krizi, krizin bankacılık kesiminde yaşanması ve devletin vatandaşın parasını alıp bazı batık bankaların borçlarına aktarması “Öteki Türkiye”yi kristalleştirdi; nitekim krizin ardından yapılan ilk seçimde Ak Parti tek başına iktidar oldu. Çünkü 2001 krizi sadece ekonomik bir çöküş değildi, siyasi bir çöküş de beraberinde yaşanmıştı. Seçim gecesi “Öteki Türkiye kazandı” demek geldi içimden, şimdi hatırlamıyorum bu başlığı kullanan gazete olmuş muydu?

Evet, Ak Parti sahiden “Öteki Türkiye”nin partisiydi. Recep Tayyip Erdoğan, seçim mitinglerinde paltosunun cebinden çıkarıp bir alyansı gösterirdi sık sık. Bir kadın ona vermişti bu yüzüğü parmağından çıkarıp, “Param yok, bunu bozdur, benim bağışım bu” demişti.

Ak Parti, “Fakirin fukaranın, garibin gurebanın” partisi olarak kendini tanımlamaya devam ediyor ama az önce Soma örneğini verdim, bana soracak olursanız epey bir süreden beri kişisel olarak Tayyip Erdoğan’ın da, iktidarının da, partisinin de öncelikleri arasında “Garip gureba” yok.

Muhalifler hemen itiraz edecekler, “Zaten hiçbir zaman öncelikleri olmadı” diyecekler, “Onları oy deposu olarak gördüler, iki paket makarna bir çuval kömürle oylarını aldılar.”

Ben hiç o görüşte değilim. Ak Parti’nin çok konuşulmayan büyük başarılarından biri, Türkiye’de mutlak yoksulluğu bitirmesiydi. Ama bugün gelin görün ki, Kanal İstanbul’u gören gözler o yeniden hortlayan ve büyük bir hızla yaygınlaşan mutlak yoksulluğu görmüyor.

“Artık yurt dışından gelip burada depolarını dolduruyorlar” dediği şey hiç de övünülecek bir şey değil, bunun ne anlama geldiğini dün Oğuz Demir Karar’da çok güzel yazmıştı, benim tekrar etmeme gerek yok.

***

Demos Araştırma (www.demosarastirma.com) tarafından aylık olarak yapılan ve sadece abonelerine gönderilen PanoramaTR araştırmasından bir tablo dikkatimi çekti.

Kamuoyu araştırmasına göre seçmenlerin yüzde 36.7’si Cumhurbaşkanlığı seçiminde Tayyip Erdoğan’a oy vereceğini; yüzde 50.1’i ise kesinlikle vermeyeceğini söylüyordu. (Kalanı kararsız.)

Peki bu oy vereceğim-vermeyeceğim diyenler nasıl bir sosyo ekonomik gruba mensuptu? Şaşırtıcı sonuç şu: Tayyip Erdoğan’a oy vermeyeceğini söyleyenler düşük ve düşük-orta gelir grubunda (sırasıyla yüzde 57.3 ve 45.8) yoğunlaşırken, “Erdoğan’a oy vereceğim” diyenler ise yüksek ve orta-yüksek gelir grubunda (yine sırasıyla yüzde 45.9 ve 46.5) birikmişti.

Nereden nereye…

***

Aradan 10 yıl bile geçmedi. Gazeteci Hasan Cemal bir seferinde bir yazısında Ak Parti’yi ve Başbakan Erdoğan’ı “devletin politikalarını uygulamak”la ve “Ankaralı olmak”la eleştirmişti. O zamanlar araları iyiydi, Erdoğan hemen onu telefonla aramış, “Hayır Hasan Abi” demişti, “Ankaralı olmadım.”

Bugün o yazı yazılsa bile o telefon gelmez; çünkü yazıyı kimse Erdoğan’ın dikkatine getirmez.

Tarihte Moğol imparator Cengiz Han’ın torunu Kubilay, Çin’den binbir zorlukla ele geçirilen topraklarda “Yuan Hanedanı”nı kurdu, Çin adetlerini benimsedi.

Bu duruma Karl Marx’ın kalem arkadaşı ve yoldaşı Friedrich Engels, “Feth edenin feth edilmesi” adını verdi.

Bu yoldan geçmişte Demokrat Parti, Adalet Partisi, ANAP ve Doğru Yol geçmişti. Hepsi bir noktada seçmenine, halkına yabancılaşıp dar bir kesimin çıkarını savunur hale gelmiş, yani “feth edilmiş”ti. Şimdi anlaşılan sıra Ak Parti’de.

Şeyh Edebali’nin sözlerini istediğiniz kadar tekrar edin, para ve güç (devlet) herkesi sonunda teslim alıyor, çıkıp geldiği yeri ona unutturuyor.