• 2.08.2021 00:48
  • (75)

Güncel bir örnekle başlayayım: Tunus’un yüzde 72 oyla seçilmiş Cumhurbaşkanı, ülkenin ordusuyla bir oldu, basit bir hükümet krizini 1960’larda Fransa’da General De Gaulle’ün yaptığı türden bir “darbe”ye çevirdi, parlamentoyu izne çıkardı, hükümeti de azletti.

Türkiye’de Ak Parti ve iktidar Tunus’ta yaşananları “darbe” olarak nitelemekte gecikmedi. Ama geçmişten ders alınmış gibiydi; Tunus’ta yaşananlara Ankara’nın tepkisi zamanında Mısır’da yaşananlardan hayli farklı oldu.

Mısır’da General Sisi, kendisini Genelkurmay Başkanı olarak atayan Mursi’yi devirip hapse attığında Türkiye’nin tepkisi çok farklı olmuştu. Hapishane hücresinde Sisi tarafından ölüme terk edilen Mursi’nin Mısır’daki demokratik meşruiyeti son derece tartışmalıydı ve aslında iktidarını General Sisi’den aldığı destek sayesinde sürdürüyordu son dönemde. Herhalde bir noktada Sisi, “Madem bana dayanarak iktidarda kalıyorsun, o zaman sana ne gerek var” diye düşündü, yönetime el koydu.

Türkiye bu darbe sonrasında neredeyse bütün Arap dünyasıyla, özellikle de Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’yle ilişkilerini kopartmak pahasına sert tepkiler verdi.

Oysa istememiz gereken şey Mısır halkı için demokrasiydi ve bunu darbeci yönetimle ilişkileri tamamen kopartarak, o yönetim üzerinde sözü geçebilecek ülkeleri düşman edinerek sağlayamazdık. Nitekim sağlayamadık. General Sisi, Müslüman Kardeşler’i hapse attı, yargıladı, yeraltına itti. Mısır’da demokrasi düşüncesi belki onyıllarca geriye gitti.

Elbette Mısır halkının başına gelenlerden tek başına Türkiye ve Tayyip Erdoğan iktidarı sorumlu değil ama Türkiye, Mısır’ın yeniden demokrasiye dönmesi için kullanacağı gücü sokaklarda Rabia eylemleriyle harcadı.

Şimdi Tunus’ta daha ılımlıyız; ne “darbeci” Cumhurbaşkanı’nı ne de başkalarını karşımıza alıyoruz; sadece Tunus’ta Anayasanın yeniden uygulanmasını, parlamentonun yeniden açılmasını, mevcut siyasi ve yönetsel krizin de demokrasi kuralları içinde çözülmesini arzuladığımıza dair mesajlar veriyoruz. Yumuşak gücümüzü kullanmak istiyoruz. Umarım başarırız; Tunus halkının bundan 10 yıl önce kazandığı demokrasiyi kaybetmemesi için yardımcı oluruz.

Türkiye’nin Mısır’daki darbeden Tunus’taki “darbe”ye değişen tavrı, bizim ülkemizin dış politikasının iddia edildiği gibi ilkeler ışığında değil, tam tersine gündelik ruh halleri ışığında yürütüldüğünün açık bir kanıtı gibi.

Bunun sebebi, başta dış politika ve ekonomi olmak üzere devletin temel kurumlarının karar alma süreçlerinden tamamen çıkarılmış olması ve kararların tek bir merkezde, tek bir imzayla ve yeterli danışma yapılmadan alınıyor olması.

Geçen hafta Cumhurbaşkanı’nın üzerindeki iş yükünü anlatmaya çalıştım. Geçmişin Başbakanları de benzer bir iş yükünün altındaydı ama sorumluluklarıyla imza yetkilerini kendi devlet bakanlarına ve müsteşarlarına devrederek yönetime ayıracak zamanı yaratırlardı.

Oysa Tayyip Erdoğan Başkanlık sistemiyle buna son verdi; bütün yetkileri ve imza sorumluluklarını tek başına üstlendi. Bu tesadüfen olmadı. Başbakan olarak Tayyip Erdoğan, diyelim Hazine’yi Devlet Bakanları Ali Babacan’a veya Mehmet Şimşek’e devrederken tereddüt yaşamazdı; yoksa başbakan olarak yetki aslında ondaydı ama devrederdi. Şimdi ise bunu devretmedi; baksanıza Türkiye Varlık Fonu’nun Yönetim Kurulu Başkanı da kendisi. Yani bu “sistem” bir tercih.

Bu tercih de kurumları devreden çıkarıyor. Kurumların politika yapım sürecini bırakın danışma süreçlerine bile alınmaması bakın işte böyle sonuçlar doğuruyor.

Geçen gün bunun siyasi arka planını ve sebebini Mustafa Karaalioğlu çok güzel yazdı; Tayyip Erdoğan’ın Cumhur İttifakı’nın üzerine titremekten ve ülkeyi neredeyse her gün seçim olacakmış gibi bir atmosferde tutmaktan uzun vadeli girişimlere, planlamalara vakti yok.

Öyle olunca, örneğin ekonomiyi büyütme ve hızla sonuç alma tutkusu, 2019 sonuna kadar gayet doğru uygulanan bir sürü politikadan bir günde vaz geçilmesini, soğumaya bırakılan ekonominin kendi ayakları üzerine daha sağlıklı kalkmasını beklemektense bir an önce yeniden hızlı büyümeye geçilmesini istemeye neden oluyor.

Aynı gündelik yönetme meselesini biz salgında da gördük. 2020 Mayıs ayında hükümet salgının biteceğine inandı ve deli gibi para saçmaya başladı. Temmuz ayına geldiğimizde salgın bitmemişti ama para bitmişti. Birden faizler yükselmeye başladı, kredi kanalları kapatıldı. Bu arada eline devletin dağıttığı ucuz TL’yi geçiren herkes de bu parayla dolar aldı.

Şimdi yine benzer bir kadere doğru gidiyoruz. Eylül ayı başında ikinci çeyrek büyüme rakamları açıklanacak, herhalde ekonominin yüzde 20 civarında büyüdüğü ortaya çıkacak. Bunun baz etkisinden değil hükümetin politikalarından kaynaklandığı sanılacak, büyüme gazına basılacak. Bu arada enflasyon patlayacak, beraberinde dolar kuru tırmanacak ve çaresiz yeniden frene basılacak.

Tek başına, danışmadan, üstelik mikro-yönetim yaparak yönetmek, yönetmek değil idare etmek demek aslında.

Süleyman Demirel’in meşhur sözünü hatırlayalım: “Türkiye yönetilmez, idare edilir.”

Bu söz bir durum tespiti veya yöntem tercihi değil bir eleştiriydi. Onu hiç unutmayalım.