• 9.08.2021 07:15
  • (208)

Bugünlerde samimi sohbetini ve eleştirilerini en çok merak ettiğim insanların başında Prof. Dr. Ömer Dinçer geliyor.

Malum, Ömer Dinçer bir yönetim bilimi profesörü. Bu sıfatıyla daha Belediye Başkanlığı döneminde Tayyip Erdoğan’ın yanındaydı. Sonra onun ilk Başbakanlık Müsteşarı olarak görev aldı; son derece önemli kamu reformu tasarılarına imza attı. Derken siyasete girdi, Çalışma Bakanı ve Milli Eğitim Bakanı oldu. Ve ardından da Erdoğan’la arasında büyük kopuş yaşandı. Son olarak hükümetin kapattığı İstanbul Şehir Üniversitesi’nin mütevelli heyeti başkanıydı.

Acaba Ömer Dinçer, bir yönetim bilimci olarak, şahsen ve yakından tanıdığı Tayyip Erdoğan’ın yönetme biçimini nasıl buluyor? Hayır, Erdoğan’ın siyasetini merak etmiyorum, onun kullandığı siyasi tercihleri değerlendirmesini beklemiyorum Ömer Dinçer’in. Salt yönetim bilimi açısından, “yönetici” ve “lider” Erdoğan için ne düşünüyor?

Burası normal ve akla dayalı bir ülke olsa, İşletme Fakülteleri’nde, en azından MBA düzeyinde, “Erdoğan’ın yönetim usulleri” bir vaka analizi çalışması olarak ders olurdu. Bu vaka analizinden ben herhangi bir olumlu şey çıkacağını düşünmüyorum; daha ziyade eleştirel, geleceğin yönetici adaylarına neyin neden yapılmaması gerektiğinin anlatıldığı bir ders olurdu bence bu.

En basiti şu: Erdoğan sürekli mikro yöneticilik yapıyor. En küçük konulardan en büyük konulara kadar her şeye hakim olmaya çalışıyor, ondan habersiz yaprak kıpırdamasın istiyor. Tabii olamıyor.

Dedikoduya bakacak olursanız, Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk’u istifaya sürükleyen sürecin son damlasını Bakan Selçuk’un okulların 6 Eylül’de açılacağını açıklaması oluşturmuş. Cumhurbaşkanı olarak Erdoğan, okulların hangi tarihte açılacağına karar veren kişi olmak istemekle kalmıyor, bu kararı duyuran kişi de olmak istiyor. Bakın dün üniversite yerleştirme süresinin uzatıldığını bizzat o duyurdu, normalde YÖK’ten basit bir yazılı açıklama yapılırdı.

Erdoğan kendisi her konuda mikro meseleler dahil yöneticilik yapmak istediği yetmezmiş gibi, aslında her işine karıştığı bakanlarının da aynen kendisi gibi en ufak meselelerde bile karar verici olmasını istiyor.

Onun bu öğüdünü dinleyen isimlerden biri, Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli. Yangınlara karşı mücadeleyi bizzat yönetti.

Orman yangınıyla mücadele denen şey, aslında çok acı bir dizi karar almak demektir. Yangın daha ilk başladığı anda söndürülememişse (ki Manavgat, Marmaris ve Gökova Körfezi’nin kıyılarını tehdit eder hale gelen Milas yangınları böyle) o zaman tepede bir kişinin hangi ormanların yanacağına, hangilerinin kurtarılacağına karar vermesi gerekir. Sahadaki bütün uygulama bu karar uyarınca yapılır, yani yangın belli bir alanla sınırlı kalsın, başka yerlere sıçramasın diye.

Ama iddia o ki, Bekir Pakdemirli her gün helikoptere binip yangın sahalarını tepeden gözledikten sonra bu kararı değiştiriyor, stratejiyi sil baştan yeniden belirliyor. Böyle olduğu için de yangınla mücadele için bir gün önce yapılanlar genellikle boşa gidiyor. Oysa Pakdemirli, karar alma işini orman yangınıyla mücadele konusunda inanılmaz bir tecrübesi olan Orman Genel Müdürlüğü’nün uzmanlarına bıraksa, Manavgat, Marmaris ve Bodrum yangınları çok daha önce kontrol altına alınmış olabilirdi.

Bakın, siyasi tercihlerden söz etmiyorum. Yoksa elbette seçimle gelen siyasetçi siyasi tercih kullanır, onu eleştiren de bu siyasi tercihin yanlış olduğunu savunur. Hayır, burada siyasetten söz etmiyorum, tamamen yönetim biliminden ve mevcut yöneticilerimizin yönetme biçiminden söz ediyorum. Zaten yangın söndürmenin veya okulları açıp açmamanın siyasi tercihi olmaz, bunlar teknik konulardır.

Düne kadar Türkiye’de Tayyip Erdoğan ve iktidarına karşı yapılan eleştirilerin başında, özellikle uzman bürokrasiye atanan isimlerin liyakatle değil lidere olan sadakat ölçüsüyle belirlendiği geliyordu.

Bu eleştiri yerinde durmaya devam etmekle birlikte bana soracak olursanız son haftaların üst üste gelen yönetim hataları sonrasında daha üst sıraya başka bir eleştiri yerleşti: Yönetici, sırf kendisine sadık diye üst düzey göreve getirdiği insanları da dinlemiyor, bizzat kendisi her konuyu yönetiyor.

Yönetim zaafiyeti o seviyede elle tutulur düzeyde ki, son orman yangınlarıyla karşı karşıya kaldığımız manzara, 1999 Körfez Depremi sonrası tanık olduklarımıza benziyor.

Depremin o altın değerindeki ilk günlerinde maalesef devlet ortada yoktu; vatandaş kendi başının çaresine bakıyordu. Bugün de durum bu: Vatandaş kendi başının çaresine bakıyor, mesela yangın Ören’deki termik santrala sıçramasın diye aralarında ünlü isimlerin de bulunduğu insanlar hayatlarını hiçe sayarak yangına müdahale etmeye gidiyorlar.

Yangınla mücadele eden ekiplerin yemeğini, suyunu, kafasına takacağı aydınlatma cihazını, jeneratörünü, pilini ve akla gelen gelmeyen onlarca başka şeyi vatandaş kendi arasında örgütlenip satın alıyor, bölgeye ulaştırıyor. Devletten tek istenen, gökyüzünde helikopter veya uçakla gözükmesi. Ama o da gelmiyor.

Geçen hafta “Türkiye yönetilmez, idare edilir” demiştim, Süleyman Demirel’in sözünden hareketle.
Artık galiba idare bile edilmiyor