• 17.08.2021 07:35
  • (167)

Ne diyordu Necip Fazıl meşhur Sakarya şiirinde: “Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya!”

Nasıl olur da bir insan öz yurdunda garip ve parya olur? Bu sorunun cevabını herkes gayet iyi bildiğini düşünür ama ben farklı bir açıdan yaklaşmak istiyorum.

Devlet ve siyaset imkanlarıyla sınıf atlayan, kendi anne babasından daha iyi bir hayat yaşama imkanına sahip olan dar bir gruptan değil de geniş kitlelerden söz ediyorsak, bize yoksul anne babalarımızdan daha iyi bir hayat imkanı verme ihtimali olan yegane şey eğitim.

Benim kaba hesabımla, her yıl 1 milyon çocuğumuzu Milli Eğitim Bakanlığı’na emanet ediyoruz, onlar 12 yıl boyunca eğitimin üç aşamasından geçiyor ve mezun oluyor.

Bu yıl liseden mezun olan 985 bin kişi üniversite sınavına girdi ama biz onu hesabımız kolay olsun diye 1 milyon kabul edelim.

-Bu 1 milyon lise mezununun kabaca 20 bin kadarı, dünyadaki akranlarıyla yarışabilecek kadar iyi ve kaliteli bir eğitim aldı.

-100 bin kadarı, “Türkiye için iyi” denebilecek bir eğitimden geçti, buna uygun üniversitelere girecek.

-250 bin kadarı eğer kendileri de çok çalışırsa insanı meslek sahibi yapma imkanı verebilen üniversitelere girmeye yetecek ama hiçbir biçimde üst düzey olmayan bir eğitim aldı.

-Kalan büyük kalabalık ise oldukça kötü bir eğitimden geçti.

En tepedeki 20 bin, anne babası üniversite ve üstü eğitime sahip, genellikle iyi meslek ve gelir sahibi ailelerin çocukları. Öz yurdundaki paryalar değiller yani.

Gerek PISA sınavı istatistiklerine ve gerekse diğer araştırmalara baktığınızda bir sonraki “Türkiye için iyi” denebilecek 100 bin gencin aileleri de, orta ve orta üst sınıf mensubu daha çok. Belki bu grupta az sayıda “parya” anne-baba vardır.

Son iki dilim, yani toplamın yüzde 88’ini oluşturan gençler ise toplumun en altından ortalarına kadar gelen ailelerin çocukları. Burada işsiz anne baba da var, köydeki aile de, esnaf da, atölye sahibi KOBİ patronu da, devlet memuru da, işçi de… Bu çocuklar maalesef yoksulluğa, daha düşük gelirle yaşamaya mahkumlar. Mahkumiyetleri daha onlar doğduğunda başladı.

Yani, Türkiye’de yoksulluk ve mesleksizlik, anne babadan çocuğa miras kalan, kuşaklar boyunca taşınan bir şey. Dün kendini öz yurdunda parya hissedenlerin çocukları da öyle hissediyor, torunları da hissedecek.

Bu söylediğim, toplumsal eşitsizliklerin eğitim sistemi yoluyla yeniden üretilmesi olgusu yeni bir şey değil, en azından 19. yüzyıldan beri böyle. Cumhuriyet rejimi eğitimi yaygınlaştırdıkça bir ölçüde törpülendi ama eşitsizlik hala çok büyük.

Benim annem liseden mezun olduğunda, Türkiye’nin bütün lise mezunları tek bir yıllık içine sığmıştı. Bugün 1 milyon kişi mezun oluyor. O zaman lise mezuniyeti bile sosyal basamakları tırmanmanıza yardımcı oluyordu, bugün çoğu üniversiteden mezun olmanın hiçbir faydası yok.

Gelin bu yılki üniversite sınavından biraz rakam konuşalım. Sayısal alanında sınavda ilk 10 bin kişi arasına girebilmek için 400 puan ve üzerini almak gerekti. Bu 10 bin öğrenci, bu yılın “en seçkin” öğrencileri, doktorlar, elektrik-elektronik mühendisleri, fizikçiler, matematikçiler hep onların arasından çıkacak. Ve sınavda 400 ve üzeri aldılar, yani 100 üzerinden 75 ve üzeri. (Sadece 1 kişi tam puan olan 500’ü alabildi.)

Sözelde ilk 10 binde yer almak için kabaca 330 puan ve üzerini almak yeterli oldu bu yıl. Yani 100 üzerinden 57.5 gibi bir not. Eşit ağırlıkta ise 340 ve üzeri puan alanlar ilk 10 bine girdiler. Yani 100 üzerinden 60 gibi. (Bu iki dalda da sadece 1’er kişi tam puan, yani 500 alabildi.)

Bakın, üniversite sınavında ilk 10 bine girebilmek büyük bir olay. Ama görüyorsunuz, o “seçkin” sınıfa girmenin barajı o hangi seviyede…

(Mesela Türkiye’nin valileri, devlet yöneticileri ve en önemlisi siyasetçileri acaba üniversite sınavında okullarına yüzde kaçlık dilimden girdiler? Okullarını kaçıncılıkla bitirdiler?
Neyse, konumuz bu değil.)

Türkiye’de genel kabul, Ak Parti’nin ve Tayyip Erdoğan’ın 20 yıldır toplumun en altındakilerinin, yani “parya”larının oylarıyla iktidarda kaldığı.

O “parya”lar Erdoğan’a oy verirken bir ümitleri de kendilerini paryalıktan kurtarmasıydı. Ama 20 yıllık Erdoğan iktidarında, en azından eğitimde, o “parya”ların durumunu iyileştiren, eğitimin yarattığı eşitsizliği kırmaya çalışan ve kısmen de olsa başarı kaydedilen köklü hiçbir şey yaşanmadı.

Erdoğan ve partisi eğitimin eksiğini bina zannetti. Evet ilk yıllarda bina da çok eksikti ama esas eksik kaliteli eğitimi herkese sağlayacak öğretmendi.

Üniversiteyi ilk 200 bin ile 300 bin arasında bir sıradan kazanan ve sonra da öğretmen çıkanlar, o insan eksiğini gidermeye yetmedi, yetemezdi.