• 26.08.2021 06:26
  • (183)

Cumhurbaşkanı ve Ak Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan önceki gün partisinin il başkanlarına hitaben yaptığı konuşmanın bir yerinde aynen şöyle söyledi: “Nüfusumuzun 66 milyon olduğu dönemde 238 milyar dolar olan milli gelirimizi 960 milyar dolara kadar yükseltmiştik. Son yıllarda döviz kurundaki dalgalanma başta olmak üzere yaşadığımız hadiseler sebebiyle bir miktar düşen milli gelirimizi inşallah en kısa sürede trilyon doların üzerine çıkartacağız.”

Teker teker bu sözlerin üzerinden geçelim.

Milli gelirimiz, evet 960 milyar dolara (aslında tam olarak 957) çıkmıştı ama bundan 8 yıl önce, 2013’te. Yani iki yıl önce oradaydık da bir takım talihsizlikler sonucu biraz geriye düşmedik, 8 yıldır serbest düşüşteyiz.

“Bir miktar düşen” dediği milli gelirimiz, geçen yıl 720 milyar dolardı. Öyle “bir miktar” falan değil, 2013’e göre dolar bazında milli gelirimizin dörtte birini kaybetmiş durumdayız. Neresinden baksanız vahim bir durum.

Şimdi gelelim Erdoğan’ın sözlerinin en önemli noktasına. Neden düşmüş milli gelirimiz 2013 yılındaki 960 milyar dolardan bugünkü seviyesine? Erdoğan, “Son yıllarda döviz kurundaki dalgalanma başta olmak üzere yaşadığımız hadiseler sebebiyle” diyor.

Gerçekten de döviz kurundaki değişim en önemli faktörlerden biri gibi duruyor. Acaba gerçekten öyle mi?

Şu tabloya bir bakın?

Yıl Ortalama Milli gelir

dolar fiyatı (milyar dolar)
2013...................1,9061...................957.783
2014...................2,1921...................938.953
2015...................2,7258...................864.317
2016...................3,0227...................869.693
2017...................3,6557...................858,996
2018...................4,8241...................778.327
2019...................5,6826...................761.428
2020...................7,0234...................720.101

Bir hafta on gün sonra 2021 yılının ikinci çeyreğine ilişkin büyüme verileri açıklanacak ve göreceğiz, bu kez TL bazında yüzde 30’u bulan bir büyüme olacak. Hazine Bakanına göre henüz tamamlamadığımız 2021’in tamamı için yüzde 7 civarında bir büyüme gerçekleşecek.

Dolar/TL fiyatında çok olağanüstü gelişmeler yaşanmaz, mevcut trend korunursa, TL bazında büyümüş olsak bile dolar bazında ya yerimizde sayacağız ya da az da olsa küçülmeye devam edeceğiz bu yıl da.

Erdoğan, son 8 yılda yaşanan ve Cumhurbaşkanlığı sistemine geçişle birlikte çok hızlanan bu fakirleşmeyi, “döviz kurundaki dalgalanma başta olmak üzere yaşadığımız hadiseler sebebiyle” diye açıklıyor.

Bana soracak olursanız, “döviz kurundaki dalgalanma” ile “yaşadığımız hadiseler” birbirinden ayrı şeyler değil; hepsi dönüyor dolaşıyor aynı potaya giriyor.

Türkiye’de yaşanan kanlı darbe girişimine rağmen 2016’dan referandum yılı olan 2017’ye geçişte doların fiyatı 3,02’den 3,65’e (yüzde 20 diyelim) yükselirken, ertesi yıl 4,82’ye (yüzde 25 diyelim) sıçraması, tek başına “Brunson Krizi” ile izah edilebilir bir şey değil. Kaldı ki, “Brunson Krizi” de zaten, Türkiye’de keyfi hukuka geçişin (“Al papazı ver FETÖ’yü” pazarlığını unutmayın) bir şahikası olarak zaten genel sebepler arasında sayılması gereken bir şey.

Hukukun fazlasıyla dışına çıkan, keyfi, zaman zaman kaprisli yönetim devam ettiği müddetçe de doların fiyatını tutmak mümkün olmadı. Bugün itibarıyla da 8.40 civarındayız işte.

Kaldı ki, Erdoğan’ın isimlerini vermeden andığı “yaşadığımız hadiseler”e de yakından bakmak gerek. Doğrudur, 2013’te Gezi olayları ve 17-25 Aralık; 2015’te çözüm sürecinin sona ermesi ve terör döneminin yeniden başlaması; yine 2015’ten itibaren Suriye’de durumun aleyhe dönmesi, DAEŞ terörünün Türkiye’yi de vurması; 2016’da darbe girişimi; geçen yıl başlayıp hala etkisinden çıkamadığımız salgın; bu arada yapılan ikisi yerel ve biri referandum olmak üzere toplam 7 seçim ülkeyi, ekonomiyi ve hepimizi yordu. Ancak bunları ekonomik başarısızlığa bahane edebilir miyiz, emin değilim.

Çünkü Erdoğan’ın bugün “Nereden aldık nereye getirdik” diye sıraladığı başarılarında büyük yer tutan 2003-2013 döneminde de az “hadise” yaşanmadı ama yine de ekonomik başarı elde edildi.

2004’te Kıbrıs’ta yapılacak Annan Planı referandumu az kalsın darbeye yol açıyordu; Cumhurbaşkanı olarak Ahmet Necdet Sezer neredeyse her yasayı veto ediyor, hiçbir atamayı imzalamıyordu; Cumhuriyet mitingleri yapıldı; Ergenekon yargılamalarında delilleri ortaya konan ama cezasız kalan Ayışığı-Yakamoz darbe girişimleri oldu; Meclis’in seçtiği Cumhurbaşkanı’nı Anayasa Mahkemesi reddetti; Ak Parti’ye kapatma davası açıldı, dava uzun süre Ak Parti’nin tepesinde demoklesin kılıcı gibi sallandı; 2008’de küresel finans krizi yaşandı.

Bütün bunlar Tayyip Erdoğan’ın başarısına engel olmadı ama 2013’ten sonra yaşananlar olduysa, mesele “hadiseler”de değil, o hadiselere verilen tepkide ve hadiseleri ele alış biçiminde, kısaca siyaset etme/yönetme tarzında demektir.

Bence hadise bu.